MedyaFaresi MedyaFaresi

Sözcü'nün Atatürk haberi asparagas mı?

Sözcü gazetesinin 30 Ağustos Zafer Bayramı için hazırladığı tam sayfa manşette yer alan Atatürk'ün sözlerinin uydurma olduğu ortaya çıktı.

Eklenme: 31 Ağustos 2012 01:03 - Güncelleme: 10 Nisan 2016 23:22

İşte HABERX'ten Hüseyin Tarık Aydın'ın ortaya çıkardığı skandalın ayrıntıları..

SÖZCÜ NE YAZDI? Sözcü'nün Atatürk manşeti Erdoğan'ı çok kızdıracak!
 
Daha önce de özel günlerde hazırladığı manşetlerde Atatürk'ü gündeme özel konuşturan Sözcü gazetesi işi bir adım daha ileri taşıdı. Amerikan 'The Saturday Evening Post' Dergisi'nden Isaac F. Marcosson'ın Temmuz 1923te Atatürk ile yaptığı röportajdan bir bölüm "Atatürk Bugünleri 89 Yıl Önce Görmüştü" manşetiyle verildi. Bazı gazete ve haber sitelerinde de haber manşetten verildi. Ancak adı geçen röportajda Atatürk'ün o sözleri hiç söylemedi.
 
Sözcü gazetesinin manşetinde Atatürk; "Bir gün, Birinci Cihan Harbi'nden sonra Ortadoğu'da kurulan suni devletlerin halkları ayaklanacaktır. O gün geldiğinde, yeni kurduğumuz cumhuriyetimizin yöneticileri, bu halkların değil, emperyalist güçlerin yanında yer alırsa, aynı akıbete kendileri uğrayacaktır. Ve Kurtuluş Savaşı'nda yedi düvele haddini bildiren Türk halkı onların da hakkından gelecektir." sözleriyle Arap Baharı'nı ön görmüş ve Ak Parti'ye emperyalist safta yer aldığı için ağır eleştiri getirdiği iddia ediliyor. Ancak Sözcü'nün yalanı atfedilen sözlerin daha ilk kelimelerinde ortaya çıkıyor. Manşette yer alan sözlerde "Birinci Cihan Harbi" ifadesi yer alıyor. Ancak röportaj 1923 yılında yapılıyor ve birinci dünya savaşı henüz yeni sona eriyor. İkinci dünya savaşının esamesinin bile okunmadığı bir ortamda "Birinci Cihan Harbi" ifadesi yer aldığı iddiası büyük bir tarihi hata olarak göze çarpıyor.
 
Adı geçen röportaj için Marcosson, Temmuz 1923'te Ankara'ya geliyor, Mustafa Kemal Atatürk ve Latife Hanım ile bu az bilinen röportajı gerçekleştiriyor. Daha sonra "The Saturday Evening Post" dergisinin 20 Ekim 1923 tarihli sayısında bu görüşme ile Anadolu seyahati izlenimlerini kaleme alan bir yazı yayınlanıyor. Röportaj ünlü anayasa profesörü İstanbul Şehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ergun Özbudun tarafından Türkçe'ye çevirilerek Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi'nin 1 Kasım 1984 tarihli birinci sayısında yayınlanıyor. Derginin ilgili bölümüne  internet üzerinden erişilebiliyor. Orijinal metine bakıldığında ise Sözcü Gazetesi'nin manşetinde yer alan sözlerin röportajın hiçbir yerinde konu olarak dahi geçmediği ortaya çıkıyor.
 
Sözcü'nün haberinde dikkat çekici bir nokta da "...cumhuriyetimizin yöneticileri, bu halkların değil emperyalist güçlerin yanında yer alırsa aynı akıbete kendileri uğrayacaktır" sözleri oldu. Atatürk'e atfen yazılan bu cümle aslında hükümetin Suriye politikasını destekler cinsten. Ulusalcı cenahın tirajı hızla artan gazetesi Sözcü, farkında olmadan Atatürk vesilesiyle hükümeti desteklemiş oldu.

Öte yandan, Marcosson'ın Atatürk'le yaptığı röportaj Yeni Aktüel dergisinin 122.sayısında da yayınlanmıştı.

İŞTE YENİ AKTÜEL DERGİSİNDE YAYINLANAN O RÖPORTAJ

"Demokrasi, insan ırkının ümididir"

NEVRA YARAÇ LAÇİNOK 

Amerikan 'The Saturday Evening Post' Dergisi'nden Isaac F. Marcosson, Temmuz 1923'te Ankara'ya gelmiş, Mustafa Kemal Atatürk ve Latife Hanım ile bir röportaj yapmıştı. Çok az bilinen bu görüşmeyle Marcosson'un izlenimlerinden oluşan yazı sadece Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi'nin 1 Kasım 1984 tarihli birinci sayısında Prof. Ergun Özbudun'un Türkçe çevirisiyle yayımlandı. İşte 20 Ekim 1923 tarihli "Kemal Paşa" başlıklı röportajın tam metni ve Mustafa Kemal'in ağzından bugüne kadar belki de hiç okumadığınız açıklamalar!

Demir maskesi onun tabii yüzüydü
"O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi. Bir defa hemen hemen 1.80'lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra, bir insanda gördüğüm en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle. Kemal'in gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Pek az kişi Kemal'i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiyüzüydü..."
 "Bir zamanlar Ankara, sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün, Anadolu'nun uzak tepelerindeki bu eski, hantal şehrin dünya çapında başka bir önemi var. O, sadece yeniden kurulmuş Türk Devleti'nin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi deneyimlerinin en renklisinin merkezi değil, aynı zamanda Dünya Savaşı'nın acı sonuçlarının ortaya çıkardığı birçok önemli şahsiyet arasında sivrilen
-tam unvanıyla- Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın da yaşadığı yer" diye başlıyor Marcosson yazısına. Lozan Konferansı'nın dağılmak üzere olduğu, gerginlik ve belirsizlik dolu havada kendi ifadesiyle "Parlayan cami ve minareleriyle perişanlık içindeki haşmetine rağmen hâlâ şehirlerin kraliçesi olan İstanbul'dan" yola çıkar MarcossonVe "her aşaması eşit derecede güçlüklüklerle doluydu" dediği 55 saatlik zorlu yolculuğun ardından Ankara'ya, Kemal Paşa'nın konutuna ulaşır. Gerisini Marcosson'un satırlarından aktarıyoruz
Kemal'in konutuna yaklaştıkça askerlere rastlamaya başladık; ilerledikçe sayıları arttı. Bu askerler, Kemal'in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi; çünkü her an kızgın bir Yunanlı veya Ermeni tarafından öldürülme tehlikesindeydi. Onu öldürmek için birkaç teşebbüste bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı.
Az sonra yeşil bir tepe üzerinde, düzenli bir bahçe ve badem ağaçlarıyla çevrili, cephesi kırmızı, güzel bir beyaz taş bina göründü. Sağda daha küçük bir taş evcik vardı. Daha önce buraya gelmiş olan Reşat Bey (tercüman), bunun Türk milletince Kemal'e hediye edilmiş ev olduğunu söyledi. Giriş kapısına vardığımızda bir çavuş bizi durdurup ne işimiz olduğunu sordu. Reşat Bey adama, Gazi ile randevum olduğunu söyledi; o da, kartımı alıp içeri götürdü.
Çavuş birkaç dakika sonra dönerek bizi beraberinde küçük taş evciğe götürdü; Kemal burayı kabul odası olarak kullanıyordu. Burada Gazi'nin kayınpederi olan Muammer UşakBey'i gördüm; kendisi, İzmir'in en zengin tüccarı, aynı zamanda New York ve New Orleans pamuk borsalarının ilk Türk üyesiydi. Amerika'yı sık sık ziyaret etmiş olduğundan İngilizce biliyordu. Kemal'in kabine toplantısında olduğunu ve beni az sonra göreceğini söyledi.
Tam Muammer Bey'le Türkiye'nin ekonomik geleceği hakkında bir tartışmaya başlamıştım ki, Kemal'in yaveri, hâküniformalı, iyi giyimli genç bir teğmen içeri girerek, Gazi'nin beni görmeye hazır olduğunu söyledi. Onunla birlikte küçük bir avludan ve dar bir geçitten geçtik ve kendimi esas konutun kabul salonunda buldum. En makbul Avrupa stilinde döşenmişti. Bir köşede bir kuyruklu piyano vardı; karşısında, birçok ciltleri Fransızca bir sıra dolu kitap rafı bulunuyordu; duvarlarda da başka hediye kılıçlar asılıydı.
Bitişik odada, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan görüyordum. Bu, toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan'dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı; Hariciye Vekili ve kabinenin orada bulunmayan tek üyesi olan İsmet Paşa, bir gün önce Chester imtiyazı ve Türk dış borçları hakkındaki Türk ültimatomunu vermişti. Ekonomik savaşın akıbeti havadaydı.
Ben yaklaşınca Rauf Bey dışarı çıktı ve beni kabinenin toplandığı odaya götürdü. Grupla kısa bir tanışma oldu. Ama gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. O da, masanın başındaki yerinden kalkıp elini uzatarak bana doğru gelen uzun boylu kişiydi. Kemal'in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi. Bir defa, hemen hemen 1.80'lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra, bir insanda gördüğüm en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle. Kemal'in gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Pek az kişi Kemal'i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiyüzüydü...
Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarla siyah bir jaketataydan (kuyruklu ceket) oluşan çok şık bir kıyafet içerisindeydi. Kanat yaka ve mavili sarılı bir kravat taşıyordu.
Rauf Bey kabine oda-sında beni Kemal'e takdim etti. Mûtad selamlaşmaları Fransızca olarak teati ettikten sonra şöyle dedi: "Belki konuşmak için bitişik odaya geçip, kabineyi tartışmalarıyla baş başa bıraksak daha iyi olur." Bunları söylerken bitişik salonu gösterdi. Rauf Bey sağımda, Kemal solumda küçük bir masaya oturduk. Efendisinden daha az şık olmayan bir erkek hizmetkâr her zamanki gibi
koyu Türk kahvelerini ve sigaraları getirdi. Mülakat başladı.
Gazi Fransızca ve Almanca bilmekle beraber, bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Ben, gene sözde Fransızca'mla, onunla tanışmaktan duyduğum büyük memnuniyeti ifade ettikten sonra, Rauf Bey araya girerek, büyük adamın kendi diliyle konuşmasının belki en iyisi olacağını söyledi. Bunda mutabık kalındı ve o andan itibaren Başvekil tercümanlık yaptı.
Kemal, nasılsa, Ankara yolculuğumda başıma gelen güçlükleri ve gecikmeleri işitmişti. Ankara gibi bir yerde yönetimin etrafını saran güçlükler içinde böyle şeylerin olabileceğini söyleyerek hemen özür diledi. Sonra şunları ekledi: "Geldiğinize çok memnun oldum. Biz, Amerikalıları Türkiye'de görmek istiyoruz; çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler."

"Kamu hizmetinin en yükseği bencil olmayan çabadır!"
"Biliyor musunuz; Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemiştir?
Onlar sadece Birleşik Devletler'in şerefi ve kurtuluşu için çalıştı; oysa öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki kendilerini tanrılaştırmaya çabaladı. Kamu hizmetinin en yüksek şekli bencil olmayan çabadır."
Dobra dobra, kısa ve açık ifadesiyle adeta emir veren bir subay gibi sordu: "Size ne söylememi istiyorsunuz?" "İlkin" diye cevap verdim, "bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?" Bu metodik bir soruydu; çünkü onun Amerikalılar'a karşı dostça duyguları olduğunu ve böyle bir sorunun, konuşmanın akışını serbestleştireceğini biliyordum. Bu, az konuşan kişilerle mülâkat yaparken kullandığım ve konuşma dalgaları doğurmakta nadiren başarısız kalan bir manevraydı.
En ufak bir tereddüt geçirmeksizin -şunu da ekleyebilirim ki bütün konuşma sırasında bir cevap için hiçbir zaman duraklamadı- şöyle dedi: "Memnuniyetle. Birleşik Devletler'in ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisi'nin Ocak 1920'de ilân ettiği MillMisakımız (Ulusal Sözleşme), sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O, sadece, Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderimize hâkim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu. O, halkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun, bu misakı korumaya kararlıyız. Türkiye de, Amerika da demokratik rejimlerdir. Gerçekten şu andaki Türk Hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak egemenliğine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ile Amerika arasında en sıkı ilişkiler olmalıdır.
Ekonomik ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük yarar sağlayacak şekilde birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli millkaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan serma-yesi, yatırılır yatırılmaz bay-
rağını çekmeye kalkmaz. Amerika'ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini Chester İmtiyazı'nı vermek suretiyle gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.
Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln'ün hayat ve eserlerinden ilham aldım. İlk 13 devletle yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu, daha da kötüsü başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. Biz şimdi yeni bir milletin doğuşuna şahit olan bir doğum sürecinin içindeyiz. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız." Sonra öne doğru eğilip, bütün mülakat sırasında yaptığı tek hareketle şunları söyledi: "Biliyor musunuz, Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemişlerdir? Söyleyeyim size. Onlar, sadece Birleşik Devletler'in şerefi ve kurtuluşu için çalıştılar; oysa, öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki, kendilerini tanrılaştırmaya çabaladılar. Kamu hizmetinin en yüksek şekli, bencil olmayan çabadır."

Küçük çaplı siyaset dünyanın baş belasıdır!
"Demokrasi, insan ırkının ümididir. Bir Türk'ün ve savaş için yetişmiş benim gibi bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa yeni Türkiye'nin temelindeki fikir aynen budur. Biz zor kullanma, fetih istemiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı bunun üzerine kuruludur. Şunu da ilâve edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz 48 devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.
"Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir" diye sordum; başka bir deyişle "Pan-İslâmizm ve Pan-Turanizm fikirlerine hâlâ inanıyor musunuz?"
"Kısaca söyleyeyim" dedi; "Pan-İslâmizm, din ortaklığına dayanan bir federasyon demekti. Pan-Turanizm ise ırka dayanan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Pan-İslâmizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türkler'in Avrupa'da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Pan-Turanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti. Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı. Uzun yıllar emperyalizm Avrupa'ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını Almanya'nın, Avusturya'nın, Rusya'nın ve geçmişteki Türkiye'nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.
Bir Türk'ün ve savaş için yetişmiş benim gibi bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa yeni Türkiye'nin temelindeki fikir aynen budur. Biz zor kullanma, fetih istemiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı bunun üzerine kuruludur. Şunu da ilâve edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz 48 devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.
Yüzlerce yıl boyunca Türk İmparatorluğu, Türkler'in azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Daha başka, sözde azınlıklarımız da vardı ve bunlar sıkıntılarımızın büyük kısmının kaynağı olmuşlardı. Bu ve eski fetih düşüncesi... Türkiye'nin gerilemesinin bir sebebi, bu güç yönetim işi yüzünden kendisini tüketmiş olmasıydı. Eski imparatorluk çok büyüktü ve her an kendisini problemlere açık buluyordu. Oysa eski kuvvet, fetih ve yayılma fikri Türkiye'de ebediyen ölmüştür. Eski imparatorluğumuz Osmanlı'ydı. Bu da kuvvet ve zor demekti. Bu artık anlamını kaybetmiştir. Biz şimdi Türk'üz, yalnızca Türk.
İşte bunun içindir ki Woodrow Wilson'un gayet iyi ifade ettiği self-determinasyon (kendi kaderini tayin) idealine dayanan, Türkler'e ait bir Türkiye istiyoruz. Bu milliyetçilik demektir ama Avrupa'nın pek çok yerlerinde self-determinasyon'u engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değil. Ne de keyfgümrük duvarları ve sınırlar demek. Bizim milliyetçiliğimiz ticarette açık kapıyı, ekonominin yeniden canlandırılmasını, bir vatanda beliren gerçek anlamda ülkesel bir vatanseverliği ifade eder. Kan ve fetihle dolu bunca yıldan sonra nihayet Türkler bir anavatana kavuşmuşlardır. Bunun sınırları belirlenmiş, dert kaynağı olan azınlıklar dağıtılmıştır; işte bu sınırların içinde mevkiimizi korumak ve kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz."
Gene bana doğru eğildi ve keskin, kesik kesik üslubuyla şunları söyledi: "Biliyor musunuz, Avrupa'da barışı ve yeniden inşayı engellemiş olan şey nedir? Sadece şu: Bir milletin diğerine müdahalesi. Daha önce bahsettiğim haris, bencil milliyetçiliğin bir parçası. Bu, ekonominin yerine siyasetin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatı kördüğümü, bunun yalnızca bir örneğidir. Küçük çaplı siyaset, dünyanın baş belasıdır.
Bizim güçlükle kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemeye çalışan, milliyetçiliğimizi kötüleyen, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu maskeleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek yetenekte olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz. Yeni Türkiye'nin ilk ve en önemli düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya üretiminin de, tüketiminin de bir parçası olmak istiyoruz."

"Türkiye'yi Çin'e çeviremeyecekler!"
"Geçmişte Türkiye'nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, ticargelişme konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler ahır yemliğindeki köpekler gibiydi; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı."
"Birleşik Devletler bu yeni Türkiye'nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir" diye sordum. Solumdaki sarışın dev, "Birçok şeyler" dedi; "Türkiye, temelde bir tarım ülkesi. Başarı veya başarısızlığımız tarıma bağlı. Canlandırma programında başlıca üç faaliyet önde geliyor. Bunlar tarım, ulaştırma ve sağlık; çünkü köylerimizdeki ölüm oranı dehşet verecek kadar yüksek.
İlkin tarımı alalım. Birincisi tarım okulları açmak ki bunda Amerika yardımcı olabilir. İkincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerine yer vermek suretiyle tamamen yeni bir tarım bilimi geliştirmek zorundayız. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünleri de yaygınlaştırmamız gerekiyor; ister karayolunda, ister çiftlikte olsun, motor ilk yardımcımız olacaktır.
Ulaşım da aynı derecede hayatDünya Savaşı'ndan önce Almanlar, Türkiye'nin ulaşımı için kapsayıcı bir plân hazırlamıştı; ancak bu, ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Almanlar'dan kurtulduğumuza memnunum; benim açımdan da hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçirebilecek değillerdir. Çok ihtiyaç duyduğumuz demiryollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika'ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazı'nı vermemizin bir sebebi bu. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalılar'ın anlayacaklarını ümit ediyorum. Bu sadece yeterli bir ulaşım değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve millkaynaklarımızın, özellikle petrolün işletilmesi ümididir.
Sağlık konusunda zaten kabinemizin bir unsuru olarak bir Sağlık Bakanlığı kurduk; çocuk ölümlerini ön-lemek için her türlü çaba gösterilecektir. Bu konuda da gene Amerika yardımcı olabilir.
Ekonomiden söz ederken yeni Türkiye için hayatönem taşıyan başka bir soruna da değineyim. Geçmişte Türkiye'nin trajedisi büyük Avrupa devletlerinin,
ticargelişme konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler ahır yemliğindeki köpekler gibiydi; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin'de olup bitenler de aynen böyledir; ancak onlar, Türkiye'yi Çin'e çeviremeyeceklerdir. John Hay tarafından ortaya atılmış bulunan, herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Avrupa devletleri bu usûlden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler."
Şunu söylemekle bir sırrı açığa vurmuş olmuyorum ki, Kemal, Alman entrikası yüzünden ülkesine çok pahalıya mal olmuş bulunan Büyük Savaş'tan çok daha önceleri, İstanbul'daki Alman entrikalarına sürekli şekilde karşıydı. Savaş sırasında hükümetin kontrolünü Talât Paşa ile paylaşan Enver Paşa, Almanlar'la ilgili her şeye şiddetli muhalefeti yüzünden onu ordu hizmetinde harcayıp kurtulmaya çalışmıştı. Oysa Enver bunu yaparak, Kemal'in kariyerini sona erdirecek yerde ona Türkiye'yi kurtarma ve kendisini millkahraman yapma fırsatını vermişti.

"Nikah yüzüğümüzü İsmet Paşa Lozan'dan getirdi!"
Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi. Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce'yle cevap verdi
Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var; Bayan Kemal'e rastlayınca, o-nun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Mülâkatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal'in kulağına bir şey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla "Bayan Kemal geliyor" dedi. Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi.
Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce'yle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere'de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa'da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi..

YENİ AKTÜEL