MedyaFaresi MedyaFaresi

Rasim Ozan Kütahyalı uzun bir aradan sonra medyaya geri döndü!

Rasim Ozan Kütahyalı uzun bir aradan sonra yeniden köşe yazarlığına geri dönerek bugünden itibaren Star Medya Grubu’na bağlı Güneş’te yazmaya başladı.

Eklenme: 08 Şubat 2020 12:21 - Güncelleme: 09 Şubat 2020 09:07

Bugün yayınlanan ilk yazısında gündemdeki İlker Başbuğ meselesine değinen Rasim Ozan Kütahyalı şu an askeri mahkemeleri savunan Başbuğ’un 2008 senesinde Genelkurmay Başkanlığını yakmamak için askeri yargıya karşı çıktığını bir örnek olayla aktardı.

Son köşe yazısı 

Rasim Ozan Kütahyalı’nın son köşe yazısı 21 Kasım 2017 tarihinde Sabah’ta yayınlanmıştı.

Köşe yazarlığına 17 Mayıs 2008’de Taraf’ta başlayan Kütahyalı 2011 yılının Haziran ayında Turkuvaz medya grubu’na transfer olarak haftaiçleri Takvim’de haftasonu ise Sabah Pazar’da yazmaya başlamıştı. 18 Haziran 2013’te ise tamamen Sabah’a transfer olmuştu.

İşte ROK’un Güneş’te bugün yayınlanan ilk yazısı...

İlker Başbuğ 2008’de askeri yargı seçeneğini reddetmişti

Türkiye demokratik yolla seçilmiş sivil hükümetin üzerinde askeri vesayet kurmak isteyen her türlü cuntacı zihniyeti yıkmış bir ülkedir.

Recep Tayyip Erdoğan liderliğiyle birlikte hangi ideolojik kılıfa girmek isterse istesin bu vesayetçi ve darbeci zihniyet artık tasfiye edilmiştir bu ülkede.

Bu durumdan geri dönüş mümkün olamaz ve asla da olmayacaktır.

Siyasal anlamda yeniden eskiye dönüşe heveslenenler çok tehlikeli ve sergüzeşt bir yola girmiş olurlar.

Vesayetçilik ve darbecilik ister sağcı ister solcu ister muhafazakar ister laik maske taksın özünde tamamen aynı kafadır.

Tüm ülkeyi zehirleyen aynı virüsün çeşitlemelerinden ibarettir bunlar.

17-25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2016 FETÖ darbeciliği ile 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeciliği arasında da özünde hiçbir fark yoktur.

Aynı şekilde 28 Şubatçı kafa ile 15 Temmuz FETÖ kafası da en temelde külliyen aynı zihniyet yapısına tekabül etmektedir.

Tüm bu cuntalar aynı vesayetçiliğin ürünüdür. Sadece dış boyaları farklıdır.

FETÖ ile mücadele demek darbecilikle ve cuntacılıkla yani vesayetçi zihniyetle mücadele demektir aynı zamanda.

Geçmiş darbelere hala kol kanat geren ve halen eski zaman cuntacılarını öven bir kafa FETÖ ile mücadeleden bahsedemez.

9 Mart ile 12 Mart cuntalarından birinin solcu öbürünün sağcı oluşu arasında demokrasi açısından bir fark var mıydı? Hiç fark yoktu.

Darbeci darbecidir. Vesayetçi vesayetçidir. Cuntacı cuntacıdır. Hepsi aynıdır.

Hangi ideolojik ve örgütsel kılıfa girerse girsin bu kafa demokrasinin ve Türkiye’nin düşmanıdır.

*

Darbecilerin ideolojileri görüntüde farklı bile olsa yöntemlerinin aynı olduğuna dair güzel ve güncel bir kanıt da var.

15 Temmuz darbe teşebbüsünü ordu içinde soruşturan askeri savcı Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun araştırmasında tespit ettiği ilginç bir bulgu.

15 Temmuz’un FETÖ subaylarının nerdeyse hepsi 2016 yılı içinde askeri kütüphanelerden özellikle 27 Mayıs darbecilerinin hatıra kitaplarını almış ve sistematik olarak bu kitapları okuyarak o cuntacıların metodlarını taklit etmişti. Bu hakikat Yüzbaşıoğlu’nun soruşturmasında ortaya çıkmıştı.

Hatta özellikle 15 Temmuz darbe tarihi yaklaştıkça 27 Mayıs cuntacılarının kitaplarından bir tane bile askeri kütüphanelerde kalmamıştı.

15 Temmuz ordu içindeki hiyerarşik yapının dışında direkt bir cunta darbesi olarak planlandığı için de FETÖ’cüler 27 Mayıs’ı model olarak alıyordu.

Görüldüğü gibi ideolojik yapı çok farklı gözükse bile öz tamamen aynıdır.

*

Gelelim şimdi bu bağlamda İlker Başbuğ’un söylediği sözlere...

“Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına dair TBMM’ye gelen yasa tasarısını FETÖ yaptırdı” demek kurnazlığını neden yapıyor acaba Başbuğ?

Çünkü özünde “Subayların sadece askeri mahkemelerde yargılandığı ve sivil savcılar ile hakimlerin askerlere dokunamadığı eski vesayetçi düzene geri dönelim” demek istiyor İlker Paşa.

Başkan Erdoğan’ın müthiş etkili ve içerik olarak mükemmel çıkışından sonra ise İlker Başbuğ lafı çevirmeye gayret ediyor.

Oysa Başbuğ askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmaması gerektiğini defalarca söylemiş ve TSK’nın sivil hükümetten nispeten özerk olduğu bir siyasal modeli benimseyen bir generaldir herkesin bildiği gibi.

Üzerinde baskıyı hissedince bu yasa tasarısından FETÖ’nün istifade ettiğini yani yasanın özüne değil bu tarafına karşı olduğunu ifade etti. 2009’daki bazı soruşturmalardan örnekler verdi.

İlker Paşa’nın yukarıda bahsettiğim anti-demokratik düşünce yapısını bir kenara bırakalım.

Başbuğ kendi zihniyet dünyası içinde bile askeri yargı ve FETÖ karşıtlığı bağlamında tutarlı şeyler söylüyor mu?

Maalesef hayır. Son derece tutarsız bir konumda İlker Paşa.

Şu an FETÖ ile mücadelede askeri mahkemelere bu kadar önem veren İlker Başbuğ 2008 yılının Temmuz ayında kendisine gelen Ergenekon davalarının askeri mahkemede yargılanmasını sağlayalım önerisini reddetmişti.

Nasıl mı? Anlatalım...

1 Temmuz 2008’de ilk kez iki orgeneral tutuklanmıştı. Tolon ve Eruygur. İşin büyüyeceği de belli oluyordu. Bir yandan da AK Parti kapatma davası sürüyordu.

2008 Temmuz ayının ortasında o dönem Genelkurmay İstihbarat Başkanı olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a gider ve şöyle der:

“Ergenekon davasının bizim askeri mahkemelerde yargılanmasını sağlayalım yoksa bu işin sonu hepimiz için çok kötü olacak”

Büyükanıt da Pekin’i 1.5 ay sonra Genelkurmay Başkanı olacak Başbuğ’a yönlendirir. Kendisi devreden çıkar.

Pekin, Başbuğ’un odasına gider. Odada iki kuvvet komutanı ve bir orgeneral daha vardır.

Ergenekon davasındaki asker şahısların askeri mahkemelerde yargılanmasını sağlayacak tavrın alınması gerektiğini ifade eder. Yoksa TSK açısından vaziyetin felaket olacağını yine söyler Pekin.

İlker Paşa bu öneriyi reddeder. İsmail Hakkı Paşa ısrar edince de Başbuğ kızar.

Sonra Pekin’in yine ısrar etmesi üzerine “Tamam o zaman oylayalım bu öneriyi” der Başbuğ.

O 5 üst düzey general adeta binlerce askerin kaderini oylamaktadır ve 3’e 2 neticesi çıkar. Pekin’in önerisi 3’e 2 reddedilir.

İsmail Hakkı Paşa benim de olduğum 22 Mart 2017 tarihli bir TV programında bunu aynen bu şekilde anlatınca bu davadan senelerce hapis yatan Ahmet Zeki Üçok canlı yayında haykırmaya başlamıştı...

“3’e 2 haaa 3’e 2 demek 3’e 2...Bizi eşlerimiz ve çocuklarımızla 3’e 2 mi kör kuyulara attınız 3’e 2 ha” diye Üçok’un feryadını isteyen o programdan bakıp dinleyebilir.

Yani kısacası 2008 Temmuz-Ağustos döneminde ilk büyük Ergenekon tutuklamaları olduğunda yaklaşan Genelkurmay Başkanlığını yakmamak için İlker Başbuğ bu topa hiç girmemiş ve fincancı katırlarını ürkütmek istememişti.

Bu “3’e 2 olayı”na dair de hiçbir açıklama yapmadı İlker Paşa.

Asla bu söylenenleri tekzip etmedi ve neden öyle bir tavır aldığının da izahını yapmadı.

Öte yandan 15 Temmuz sonrası anlaşıldı ki 2008-09 döneminde de askeri yargının çok büyük çoğunluğu zaten seküler görünen Fetullahçıların eline geçmişti.

Askeri yargı ayağı adeta Gülen örgütünün B planı olmuştu. Yani İsmail Hakkı Paşa da bu bağlamda yanılıyor gibi görünüyor. Bu da işin ayrı bir boyutu.