MedyaFaresi MedyaFaresi

Profesör Daron Acemoğlu: Yabancı sermaye Türkiye'ye gelmek bile istemiyor

Türkiye’nin yabancı sermayeye güven vermesi gerektiğini dile getiren Profesör Daron Acemoğlu, “Büyüme için yabancı sermayeye ihtiyaç var. Sermayenin yüksek teknolojiyle ve düşük faizle gelebilmesi lazım. Güvensizlik olursa olmaz” dedi.

Eklenme: 24 Aralık 2019 09:52 - Güncelleme: 24 Aralık 2019 09:54

Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı TÜSES'in davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Acemoğlu, Doğan Kitap'tan ocak ayında çıkacak kitabı ‘Dar Koridor'u özel bir oturumda anlattı.

Acemoğlu, “Demokrasilerin yıldızının söndüğünü ve bu yolun sonuna geldiğimizi düşünenler yanılırlar. Dünya tarihinin son 200 yılında demokrasiler her şeye rağmen diğer yapılardan çok daha ileri gittiler. Devlet ilerlerse ve toplum sürekli onu denetlerse, demokrasiler büyük refah yaratır.

Üstelik demokrasi, sadece Batı'ya ait bir tekel de değil… Hatta Batı'nın Doğu'dan öğreneceği çok şey var. Bugün Hong Kong'ta gençler demokrasi için hayatlarını tehlikeye atabiliyor…” diyor.

Ya Türkiye?

“Demokrasi ve özgürlük çok nadir olarak elitlerin, seçkinlerin verdiği bir hediye olarak geliyor. Onun yerine toplumların bunu bir mücadele ile alması gerekiyor. Türkiye'de bazen asker, bazen de siyasi partiler gücü ele geçirdi, ama kurumlar güçlü olmadığı için vesayetin yerine gelen de demokrasi olamadı… Yine de umutluyum…”

 Yabancı sermayenin Türkiye algısı ne?

Bugünlerde yabancı sermaye Türkiye'ye gelmek bile istemiyor.

Türkiye'nin yabancı sermayeye güven vermesi lazım. Üstelik büyümeyi yeniden yapılandırmak için de yabancı sermayeye ihtiyaç var. Yabancı sermayenin yüksek teknolojiyle ve düşük faizlerle gelebilmesi lazım. Güvensizlik olursa bu olmaz. Ama eğer yeni bir hükümetle yeni bir yön seçilirse, dış piyasa buna hem güvenle hem de iyimserlikle dönecek ve bakacaktır. Asıl zor olan, ülkedeki “iç güvensizlik” duygusu. O çok daha zor…

‘KOLAY DEĞİL'

 Ne demek o?

Son 10 senede yapılan baskı, yanlış hareketler, yolsuzluklar insanların “iç güvenini” kırdı. O kolay kolay tamir olur mu, işte ona emin değilim… Umudum şu ki, hâlâ siyasal olarak, ekonomik olarak, kurumsal olarak doğrulara giden bir hükümetin çevresinde insanlar destek verecekler… Ve iş dünyası da güvenle yatırıma, teknolojiye dönecek…  Umudum var, ama içerideki güveni bilemiyorum…

Başkanlık sistemi parlamentoya dönmeli

 Başkanlık seçiminin güçlü tezi “hızlı karar alarak büyük Türkiye'yi kuracağız” idi…

Başkanlık seçimi bu benim anlattığım sürecin devamından başka bir şey değil. Demokrasinin zayıflaması, denetimin azalması, baskının artması, sivil toplumun susturulması, gazetecilerin hapse gitmesi, bunların hepsi başkanlık seçiminden önce olan şeyler… Ama başkanlık seçimi bunları çok daha kurumsal bir hale getiriyor.

Gücü en yukarıda toplayıp, sivil toplumu ve hatta parlamentoyu neredeyse yok hükmünde kılıyor.  Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen ülkelerin hemen hemen hepsi Afrika'da… Ve hemen hemen hepsinde diktatörlük eğilimleri artmış, demokrasi ya zayıflamış!

Türkiye'nin ilerlemesinin tek yolu, bu siyasal kurumları kuvvetlendirmek ve başkanlık sistemini en doğru şekilde geri parlamentoya çevirmek.

Fakat sistem kadar önemli başka bir şey daha var.  O da bağımsız yargı.

Başkanlık sisteminin geri çevrilmesi, basının ve sivil toplumun özgürlüğünün ve sesinin artırılması lazım.

Gerçek özgürlük için bağımsız hukuk şart

 Doğan Kitap'tan Türkçe tercümesi ocak ayında çıkacak son kitabınız “Dar Koridor”da “diktatörlük ile anarşizm arasında dar bir koridor var, orası gerçek demokrasidir” diyorsunuz… Yani çok özgürlük de mi iyi değil?

Tam olarak o değil, anlatmak istediğim daha çok şu: Kanunlara ve kanunların doğru şekilde uygulanmasına ihtiyacımız var. Eğer bu yoksa, özgürlükler de ortadan kalkar.

Şöyle düşünün; bazı insanlar çok zengin, kanunlar onlara uygulanmasın dersek, o zaman özgürlük olmaz. Gerçek özgürlüğün olması için mutlak ve bağımsız hukukun olması lazım.

 Peki bunu kim kontrol edecek?

Eğer tek devlet, tek lidere verirseniz, diktatöre verirseniz, bürokratlara verirseniz, onları kontrol eden kimse de olmazsa bu sefer onlar özgürlüğü ortadan kaldıracak. Onları kontrol edecek tek şey de anayasa ya da siyasi rakipler değil, toplumdur.  Demokrasi, güçlü devlet ile güçlü toplum arasında bir dengedir.

 Sivil sesler mi yani?

Sivil toplum bunun bir parçası, medya hele çok önemli, hatta hayati bir parçası. Demokrasi bunun bir parçası. Aynı zamanda protestolar da bunun bir parçası. Çünkü toplumun siyasete katılmasının kurumsallaşması lazım. Seçim yetmediği zaman, yolsuzluk olduğu zaman, insanların sokağa çıkıp hayır deyip, bunları duyurması lazım. Toplum demokrasinin ayrılmaz bir parçası.

Büyüme aynı ayakkabıyı 20 kere almak değil

 İzlanda hükümeti “büyüme ekonomisinden mutluluk ekonomisine geçiyoruz” dedi… Ne düşünüyorsunuz, büyümesek de olur mu?

Dünyada, bu kadar çok fakirlik varken… Bir Avrupalının “Büyümek istemiyoruz” demesi… Bana çok bencilce geliyor. Yadırgıyorum. Onun yerine doğru büyümemiz lazım.  Büyümek herkesin sürekli aynı lastik ayakkabıdan 20 tane alması değil. Doğru büyüme kaliteli ürünleri, işleri yaratarak yapılmalı.

 Dar Koridor yani!

Aynen öyle.

 Kaç ülke sayabiliriz bugün o dar koridorda?

Son 50 yıl içinde o koridora giren ülkeler var, oradayken çıkanlar var… Kolay değil, biliyorum… Ama umut var. Koridorun sonunda ışık var!

 Herkes sizin Ali Babacan'ın siyasi hareketinde ekonomi programını yazdığınızı ve kurulacak olan partiye katılacağınızı konuşuyor… Doğru mu bu?

Onları şimdi konuşmayalım.

Ben sosyal demokratım

 Hem sosyal devleti ve eşitliği, hem de liberal bir rekabet ortamını savunuyorsunuz… Siz sağcı mısınız solcu musunuz?

Ben kendimi sosyal demokrat olarak görüyorum. Ama sosyal demokratların bazen hatalı düşündüğünü de görüyorum. İş dünyasını düşman kabul eden yaklaşım doğru değil…

Mesela İsveç'teki, İskandinavya'daki ilk sosyal demokrat kuruluma bakarsanız, onların düşünce sistemi ile benimkiler arasında birçok paraleller var. Çünkü orada büyük bir ekonomik durgunluğu canlandırdılar, bunun için devlet büyük bir görev yaptı. Ama bunları nasıl yaptılar?

 Nasıl?

Birincisi sosyal demokrat işçi partisi başından beri komünizmi bir yana attı. Sosyal demokratik prensiplerle komünizmi birbirine karıştırmamak lazım.

İkincisi, hemen en başta iş dünyasına gittiler ve şöyle dediler: “Bizim beraber çalışmamız lazım. Siz yüksek ücretleri kabul edin, biz de istikrar yaratacağız, karlarınızı yatırımdan ve yeni teknolojilerden yapabilirsiniz.”

(SÖZCÜ - Özlem GÜRSES)