Öcalan’ın çağrısıyla 1999’da silah bırakarak Türkiye’ye gelen Yüksel Genç anlatıyor

Hâlen Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi Koordinatörü olan Yüksel Genç, çözüm süreci paralelinde binlerce gencin Türkiye’ye dönmesinin söz konusu olabileceğini belirtirken, “Bu insanlar oturmaya gelmezler. Bu insanlar politik kimlikler. Geldikleri zaman Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel düzlemi etkilenecek. Katılımları, aktivizmleri bu yapılarda dönüşümü mümkün kılacak” diyor.

Öcalan’ın çağrısıyla 1999’da silah bırakarak Türkiye’ye gelen Yüksel Genç anlatıyor

İçinde bulunduğumuz ve risklerle dolu bir duraksama döneminden geçen barış sürecinde beklenen ‘yasal adımlar’dan bir tanesi de PKK militanlarının silahsızlanıp Türkiye’ye gelmesi, siyaset yapabilmelerinin önünün açılması ve özgürlüklerinin garanti altına alınması.

Aslında PKK bunu daha önce de birkaç defa denedi, yani ilk defa “Silahı bırakalım, demokratik siyaset yapalım” demiyorlar. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla ilk olarak sekiz kişilik bir militan ekibi Türkiye’ye gelip silahlarını teslim etmiş ve siyaset yapma taleplerini dile getirmişti. Bu sekiz kişilik ekipten biri de Yüksel Genç. Diyarbakır’a gitmişken kendisiyle yaşadığı süreci, nelerle karşılaştığını ve o günün bugünle benzerliklerini konuşmak istedim.
Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi SAMER’in koordinatörü olarak hayatına devam eden Genç’le kendi deneyimleri ile dağdan ovaya iniş sürecini ve Meclis’te var olma ihtimallerini konuştuk.

- Yüksel Hanım, sizinle bugün silahları bırakıp siyasete katılması söz konusu olan PKK militanlarının neyi neden istediğini, önce yasal düzenleme, sonra silah bırakma ısrarının nedenini anlamak için konuşmak istedim. Zira 1999 yılında benzer bir süreci yaşadınız.
Evet…


- Çağrıdan nasıl haberdar oldunuz?
1999’un Temmuz, Ağustos başları gibi -tam tarihi hatırlamıyorum- bulunduğum birlikten karargâha çağrıldım. Öcalan tutuklanmış ama gelişmelere, haberlere ulaşmak zordu. Daha çok radyo üzerinden takip edebiliyorduk. Öcalan’ın tutuklandıktan sonraki sürecini çok az bilebiliyoruz, çok az takip edebiliyoruz. Kamuoyuna yansıyan İmralı savunmalarından takip ediyoruz ama onun dışında hiçbir bilgi akmıyordu bulunduğumuz yere. Karargâha gittiğimde çağrıyı öğrendim.

- Burada bir araya gireyim; siz Şam’da bizzat Öcalan’dan eğitim almışsınız. O dönem silahsızlanma ve siyaset yapma ideali var mı, bahsedilen bir konu mu?
1993 ateşkesinden bu yana Kürt meselesinin Türkiye’de diyalogla çözülmesine dair değerlendirmeler vardı. 95’te de aslında benim Şam da olduğum zamanlarda ‘bağımsız Kürdistan’ meselesinden özgürleşmek, özgür olmak meselesine dair değerlendirmelerini hatırlıyorum. Türkiye ile ateşkes süreçlerinin tartışmalarına yer yer tanık oldum, yer yer izledim. Dolayısıyla o dönemlerde de Türkiye ile uzlaşı alanları, barış tartışmaları ve bunun üzerinden mücadelenin yön değiştirmesine dönük bir çaba aslında hep vardı. Bunun farkındaydık ama galiba bu biraz taktik gibi geliyordu o zamanlarda pek çoğumuza. 1999’da ‘demokratik cumhuriyet’ tezini sistem olarak mahkemede dillendirdiğinde ‘Kürt ve Kürdistan’ meselesinin çözümü ‘demokratik cumhuriyet’ diye kaynak hâline getirilip bize ulaştığında, ilk başta birçok arkadaş şaşırdı, ben en az şaşıranlardan biri olduğumu fark etmiştim o zaman. Çünkü 95 sürecinde 96’nın Ağustos’una kadar Öcalan’ın yanındaydım. O tarihlerde anlatılarından dolayı neyi niye söylediğini anlamam bir miktar daha kolay olmuştu. 1999’da bizim gördüğümüz paradigma bir sistem olarak karşımızdaydı evet ama aslında 95-96 yılında benim sahada dinlediklerim ve daha öncesindeki girişimler onun birer ön adımlarıydı. Dolayısıyla aslında doksanlarda zaten yönü buraya kırmaya çalışan çok ciddi girişimler var, hepimizin de gözü önünde ama yeterince stratejik bir tutum gibi algılama konusunda ötelemişiz.

- Karargâhtan çağrılmanızdan devam edelim…
“Karargâh çağırıyor seni” dediler ve ben de çıkıp gittim. Merkez karargâha vardığımda “Eğer istersen Önderliğin böyle bir çağrısı var. Bir grup gerillanın Barış ve Demokratik Çözüm Grubu olarak Türkiye’ye gitmesini ve Kürt meselesinin barışçıl siyasal çözüm stratejisine dönük samimiyet adımı olarak askerlere teslim olmasını söylüyor” dediler.

-Ne düşündünüz duyduklarınız karşısında?
Çok şaşırdım. Hatta bir miktar şoke oldum! Ne yapacağız diye anlamaya çalıştım, işte bir grup arkadaş silahlarını askere verecek, “demokratik cumhuriyetin inşasına katılmaya geldik” diyecek. Barışçıl ve siyasal çözüme hazır olduğumuzu söyleyeceğiz.

Karargâhta dendi ki, gönüllü arkadaşlardan seçmek istiyoruz ama aynı zamanda Öcalan’ın sürecini de anlatabilecek, onu tanıyan arkadaşlar olsun istiyoruz. Küçük bir grup olacak. Karargâh civarındaki birlikler durumdan haberdar olmuş. Haberdar olan yüzlerce gerilla mektup ve rapor yazarak göreve talip olmuş.

- Bu isteklilik hâlini neye bağlamalıyız?
Öcalan’ın her çağrısı gerilla tarafından görev olarak algılanır. Bu görev talebi direkt Öcalan’dan gelmişse, her gerilla bunu yerine getirmek ister.

- Hiç sorgulanmaz mı?
Sorgulanmaz olur mu? Ama Öcalan’a duyulan tartışmasız bir güven vardır. O yüzden bu sorgu daha çok anlamaya dönük gelişir. Mesela ben “Ne demek ben silahımı alacağım ve askere teslim edeceğim? Ben askere teslim mi olacağım?” İlk sorum bu oldu… Aslında bir gerilla için silah bırakmak ölümden zordur. Ama hedef barış ve demokrasi. Demokratik mücadele sürecini geliştirmek bizim yeni paradigmamızdı…

“Şok hızlı geçti, ‘Tamam ben giderim’ dedim”
- Katılma kararını almak zaten başlı başına zor bir süreç olmuş olsa gerek. Teslim olma kararını almak sanki daha da zor olsa gerek…
Aslında zordu ama uzun sürmedi karar almam. Bir gerilla veya asker için de bu duygu böyledir. Ama bunu Öcalan söylüyorsa buna gerçekten çok anlam atfetmiştir. Çünkü bir yandan da bu grubun sağlam hedefe ulaşma olasılığı bile zayıf. Dönemi itibarıyla biraz da fedai bir karar aslında. Ve bunu onun yanında kalan biri olarak çok iyi biliyorum ki hiçbir gerillanın zarar görmesini istemez. Eğer bir bedel ödemek gerekiyorsa bunu çok yönlü hesaplar. Bunu istediğine göre bu adımın önemli bir kilidi açacağına inanmış olmalı. Hâliyle benim böyle bir görevi reddetmem de mümkün olamaz. Ben yok desem zaten başka arkadaşlarım muhakkak göreve talip olacak. En nihayetinde bir risk varsa bunu başka bir arkadaşım yerine ben de üstlenebilirim, dedim. O ‘şok’ anları çok hızlı geçti. Zaten birkaç dakika sonra “Tamam” dedim, “Ben giderim.”


- Grubun geri kalanı da bu kadar hızlı mı oluştu?
Evet grubumuz hızlı bir biçimde oluştu. İlk başta beş kişiydik, sonra biz kadınlar sayıyı arttırmak için zorladık. Öcalan bir grup, bir takım olabilir demişti. Sonra sayımız sekize çıktı. Sekiz arkadaş hazırlandık, üçümüz kadındık. Aslında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gelmeyi hedeflemiştik. Ama biz gelişimizi kurumsallaştırmak da istedik. Madem yeni bir döneme girmek istiyoruz, dönemin KDP yönetimine haber yolladık. Sizler bizi götürün, sizlerle beraber gidelim. Siz de bu barış adımına dahil olun, biz silah teslimi gerçekleştirelim dedik. Reddettiler. Zaho ya da Duhok tarafındaydı galiba. Kızılhaç vardı, Birleşmiş Milletler. Biz de tartıştık kendi aramızda, dedik Birleşmiş Milletler’in görevi değil midir barış? Hem uluslararası bir meşruiyet de kurulur, onlar aracılığıyla bağlantı kuralım. Onlar da reddettiler. Yalnız hareket etmek durumunda kaldık. Sekiz kişi hazırlanıyoruz, arkadaşlar bizi hazırlıyor. Bu arada neyle karşılaşacağımızı da bilmiyoruz. Sağlam varabilir miyiz? En büyük konumuz bu, bunu sağlamanın yollarını düşünüyoruz. Zaten bu barış süreci stratejisine İran çok öfkeli. Sınır hattında bu savaşın rantını yiyenler öfkeli, savaştan kazanan yerel güçler çok öfkeli. Bazı paramiliter yapılar var, hatta askerî yapılar içerisindeki JİTEM benzeri yapıların artıkları ve benzeri. Türkiye’de de ne yazık ki devlet merkezli, Demirel’in deyimiyle rutin dışı kalmış paramiliter yapılarla ilişkili yapılar bu işin rantını yiyor. Onlar da sürekli sahayı provoke ediyorlar.

- Nasıl yola çıktınız?
Çıkamadık öyle hemen yola. Bir yandan İran askerleri, bir yandan Türkiye’deki askerler gelebileceğimiz hatlarda operasyonlar başlattılar. Arazi taraması yapıyorlar. O dönem çıksak bizi bulduklarında öldürecekler ve “Sekiz terörist ölü ele geçti” diyecekler. Buna da izin vermek istemiyoruz. Eylül geçti, hâlâ gidemiyoruz. Sonra arkadaşlarla oturduk, dedik ki gerilla şimdiye kadar askeri karargâhlara, karakollara eylem yaptı. Şimdi de o eylemi barış adına yapalım. O karargâha bu defa sağ salim varabilmeyi planlayalım. Hedefimizi belirledik, hedef Şemdinli’deki Gelişim köyündeki karargâhtı.

- Neden Şemdinli?
Habur aslında ilk seçenekti ama olmadı. Şemdinli yol güzergâhında arkadaşların hâkimiyeti vardı. Barış eylemimizi sonuna kadar götürebileceğimiz bir güzergâhtı. Dikkatle hazırlandık, tedbirlerimizi aldık, Tüm dikkat ve tedbirlerimize rağmen yolda gelişecek saldırılara yanıt vermeme kararı aldık. Çünkü biz bir barış grubu heyetiydik, İsa’ca gideceğiz dedik,sağ yanağımıza vuranlara gerekirse sol yanağımızı döneceğiz. Ama bu barış adımının boşa çıkmasına da izin vermeyeceğiz... Düşünün bir gerilla hareketi silahlı birliklerinden bir grubu silahlarıyla yolluyor ve diyor ki silahlarımızı buraya bırakıyoruz! Bu hiç rastlanan bir durum değil. Üstelik bize yaklaşıma göre gerilla karar verecek, bu adıma verilecek yanıta göre gerillanın ve mücadelenin yönüne karar verecekler; barışı mı konuşacağız savaşta ısrar sürecek mi? Aslında bugün tartışılan her şey 1999 Ekim’inde bitebilecekti. Şayet bu şans o gün değerlendirilseydi bu savaş orada bitecekti. Ama öyle gelişmedi. Türkiye o anlamda tırnak içinde iyi bir barış müzakerecisi, iyi bir barış partneri değil maalesef.

- Zaten 2026’ya geldik, sizinle şu anda 1999’u, günceli, bu süreci, silah bırakma aşamasını ve yasal taleplerde ısrarı konuşuyoruz… Pek de değişen bir şey olmamış gibi…
Evet, o gün olacak şeyler bugün yine yapılmaya çalışılıyor. Bakın araya ne acılar, kayıplar girdi. Gerek var mıydı, 1999’da bitirebilecekken 2026’ya kadar bu savaşı taşımaya?
Neyse… Planlar yapıldı… Hedefimiz Şemdinli Karakolu’na sağ ulaşmak, Öcalan’ın verdiği görevi yerine getirmek, ondan sonrası çok da önemli değil bizim için. Yani böyle telkinlerle hazırlanıyoruz… 1 Eylül olmadı bari 1 Ekim’e yetişebilelim. 1 Ekim Meclis’in açılış yıldönümü. Zaten teklifimiz de Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıldaki o çok renkli, çoğulcu ve ortak vatan meselesiyle ilişkili demokratik cumhuriyet tezine yaşam vermek, alan açmak, bunun için fırsat tanınmasını istemek için gidiyoruz. Kürt meselesinin barışçıl demokratik çözümü için daha iyi bir gün olamaz dedik ve 1 Ekim’de, deyim yerindeyse kendi barış eylemimizi gerçekleştirip geldik.

- Şemdinli’deki o karargâha mı?
Evet. Şemdinli’de en yakın tabur Gelişim Taburu’ydu. Gelişim Taburu’yla bağlantı kurmaya çalıştık. Gerilladaki arkadaşlar, oradaki karargâhtakilere gerillanın o güzergâhtan geleceğini bildirdi. Zaten bekliyorlardı. Elimizde radyolarımız, yola çıktığımızdan BBC’nin “PKK’dan bir grup yola çıktı” diye haber yapmasıyla beraber çok ferahladık. Çünkü artık dünya bu barış hamlesinden haberdar olmuştu. Dünyanın bildiği yerde bu tarihe yazılmış bir adımdır.

- Yol nasıl geçti, aklınızda neler vardı?
Yolda giderken saldırı olursa silahlarımızı kullanmama kararı aldık. Barış için yola çıkmıştık ve ne olursa olsun silah kullanmayacaktık.

Ve Gelişim Taburu ile Gelişim Köyü’nün üst taraflarında bir yerde karşılaştık. Tabur, Kayseri Tugay Komutanlığı ile beraber tahkim edilmişti, Yüzlerce asker mevzilenmiş bizi bekliyordu. Biz sekiz gerilla yukarıda silahlarımız ve gerilla kıyafetimiz ile onlara bakıyorduk. Acayipti. O gün önce bir baktık aşağıya, sigara içmek isteyen arkadaşlar “Son sigaramızı içelim” dediler, “belki bundan sonra içemeyeceğiz bir daha…” Bütün araziye mevzilenmiş askerler vardı. Onlara baktık. Çok yüksek bir yerdeydik. Aşağıdaydı onlar. Sonra “Hazır mıyız” dedik birbirimize, “hazırız.” O hâlde barış yürüyüşümüz başlasın artık. Tek sıra olduk ve aşağıya doğru yürümeye başladık…

“Silahlarınızı bırakın, diye bir ses geldi”
- Sizin bu anlattığınız geçen yaz Süleymaniye’de bizlerin de tanıklık ettiği törende silahlarını yakmaya gelenlerin o anını canlandırdı zihnimde.
Aynı duyguyu yaşadık aslında. Gerilla tek sıra hâlinde yürür. Tek sıra hâlinde sıralandık, silahlarımızı omzumuza attık, aşağıya doğru yürümeye başladık. Toprak kuru, o yüzden toz dumana karışıyor. Biz indikçe bir anda bulut gibi oldu. Aşağıya indikçe bulutlar azaldı. Sanki rüya ülkesinden çıkıp gelmişiz gibi… Çok ilginç metaforlar yaşandı. Aslında metaforlarla dolu bir olaydı. Aşağıya doğru indik. Hâlâ askerleri görüyoruz, mevzideler, kıpırdamıyorlar. Onlara yaklaştığımızda bir ses geldi.


- “Teslim olun” mu dediler?
Hayır, “Silahlarınızı bırakın” diye bir ses geldi. “Kenara çekilin” de dedi aynı ses. Kenara çekildik, dizildik. “Silahları uygun bir yere bırakın” dediler. Hemen yan tarafımızda birkaç metre öteye koyduk. Kaygı duymasınlar diye ulaşmamız zor bir yere bıraktık silahları; o silahları kullanmayacaktık. Silahları koyduktan sonra biri çıktı, koşa koşa geldi. “Adım Yüzbaşı Ümit. Hoş geldiniz arkadaşlar. Üstünüzde patlayıcı bir şey var mı” dedi. “Hayır” dedik. Hiç arama ihtiyacı duymadı. O bize inandı, biz ona inandık gibi bir durum; tokalaştık. İleride komuta yapısının olduğu bir tepecik vardı, Bayraklı Grup dediğimiz. Oraya doğru bağırdı; “Komutanım sorun yok, temiz gelebilirsiniz” dedi.

Biz, onlar ve askerler toplandıktan sonra onlara şunları söyledik:

“Kürt meselesinde şiddeti, savaşı bitirmek istiyoruz. Kürt sorununun barışçıl, demokratik, siyasal araçlarla çözülebilmesini mümkün kılan zaman artık bu zaman. Biz bu stratejide samimi olduğumuzu göstermek için bir iyi niyet adımı olarak geldik. Silahlarımızı gördünüz, az önce bıraktık. Bizim silahlarımızı bıraktığınız gibi arkamızdaki arkadaşlarımızın da bırakabileceğini bilin. Onların mesajlarını getirdik. Bize yaklaşımınızı orası kendine yaklaşım olarak algılayacak ve ona göre silahlarını bırakıp bırakmayacaklarına karar verecekler.

Biz siyasal, barışçıl bir mücadele hattına çekilmek istiyoruz. Siyasal, barışçıl bir çözüm istiyoruz. Eğer bugün bu adımı kabul etmezseniz, 10 yıl da savaşsak, 20 yıl da savaşsak varacağınız nokta yine bu olacak. Ama bir farkla, on binlerce karşılıklı gencimiz yaşamını yitirecek, halklarımız arasında nefret tohumları yükselecek, uçurumlar büyüyecek. Buna izin vermeden bugün barışı konuşmak istiyoruz… Elimizde dört mektupla gelmiştik… Bir tanesi Cumhurbaşkanlığı’na, bir tanesi Genelkurmay Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve bir tanesi de Meclis’e verilmek üzere. Mektupta niyetlerimiz yazılıdır. Mektuplarımızı ulaştırmak istiyoruz.”

Ekip mektupları aldı. Onlara ulaştıracağını söylediler. Akşam çöksün diye de biraz beklendi. Çünkü köyün içinden geçecektik. Tek sıra hâlinde evlere doğru ilerledik, ilerlerken ilginç bir şey oldu. Askerler tek sıra dizildi ve bizi gruplara dağıttılar. Sanki aynı askerî yapının parçasıymış gibi tek sıra dizildik. Onlar da bizim gibi tek sıraydı.

SAMER Koordinatörü Yüksel Genç (solda) ve Tuğçe Tatari
- O sırada mesela ne düşünüyorsunuz, ne hissediyorsunuz askerin arasında yürürken?
Sadece tek hatırladığım, o silahları bıraktığımız andan itibaren bir ferahlama. Bir görevimizi başardık duygusu.

- Çağrının karşılığını yerine getirebildiniz diye…
Evet, biz görevimizi tamamladık, çağrının karşılığını yerine getirdik. Gerisi ile ilgilenmiyoruz. Rahatladık çünkü o ana kadar bir, bir buçuk ay boyunca gelebilmenin koşullarını aradık ve bu konuda inanılmaz gerilmiş durumdaydık. Zaten ondan sonra bizimle konuşurlarsa derdimizi anlatacağız, ne olduğumuzu, kim olduğumuzu anlatacağız, ne yapmak istediğimizi anlatacağız vesaire. Tek sıra dizildik, ilerliyoruz işte. Askerlikte vardır, bir yerden bir yere giderken, yola başlarken sayılar alınır. Asker bir kişiyi sayar, birbirine sayı devreder, talimatı birbirine devreder. Onlar sayı devrediyordu, bana gelen sayıyı ben de sayı ekleyerek arkaya devrediyorum. Talimat geliyor, direkt talimatı devrediyorsun. Onun doğal parçası gibi devam ediyorsunuz. Köye yaklaştığımız bir yerde talimat geldi. “Sola dön, sağa dön, önüne bak” falan. “Sola dön” dendi. Ben hafif dönmüşüm oysa çok dönmem lazımmış. Birden öndeki asker silahıyla beni durdurdu. Önümüzde mayın varmış. Daha önce konmuş bir mayın. Orada mayın olduğu biliniyor. O yüzden “Sola dön” demiş. Buna biraz üzüldüm. Çünkü köyün girişiydi ve orada çocuklar oynuyordu…

- Duygusal olarak zorlandığınız anlar oldu mu?
Bazı imgeler kaldı aklımda. Köyün içinden geçerken birkaç askerin kapı önlerinde duran çocuklara silahlarını doğrultma isteğini ve belki de biraz bizi tahrik etmek duygusuyla “Şeytan diyor ki şu silahlara bas gitsin” falan diyorlar ve biz inanılmaz bir sakinlikle duruyoruz. Ne kadar tahrik olabileceğimizi ölçüyorlar belki. Köyde ışıklar söndürülmüş, pencereler kapatılmış, perdeler de kapalı. Bizi izlediklerini hissediyoruz. Korkuyorlar bakmaya ama pencerelerin önlerinde o perdelerden yansıyan silüetlerden insanların sizin geçişinizi izlediğini ve sizin geçişinizden haberdar olduğunu düşünüyorsunuz. Fiilî OHAL uygulanıyordu. Sokağa çıkma yasağı gibi bir durum vardı.


- O geceyi nerede geçirdiniz?
Karakolda geçirdik. Karakolda bizimle binbaşı muhatap oldu. Diğer askerler bize yaklaştırılmadı. O akşam uzun sohbetler yaptık sabaha kadar. Pozitivizmden Kemalizm’e, Kürt meselesinden sanata, felsefeye kadar pek çok konuda sohbet ettik, konuştuk. Ama tabii esas olarak Kürt meselesini konuşuyoruz. Bunun etrafında aslında kısmi entelektüel diyebileceğimiz bir tartışma alanımız da oluşmuştu o tartışmalar sırasında askerin şey dediğini hatırlıyorum: “Yeni mi katıldın sen? Avrupa’dan mı geldin?” “Hayır, ben yeni katılmadım.” “Avrupa’dan geldin o zaman?” “Hayır, Avrupa’dan da gelmedim.” “Sizin böyle tartışabilme, analiz edebilme yeteneğiniz var mı? Nereden öğrendiniz? Sizi özel seçmişler” falan dedi.

Ben de “Biz arkadaşlarımızın bir ortalamasıyız. Ve biz nasıl tartışabiliyorsak, konuşabiliyorsak arkadaşlarımız da aynı düzeyde. Sizin aklınızda tırnak içinde gerilla-terörist imajı var ve yarattığınız o imajın doğru olduğuna iknasınız. Aklınızdaki o imaj konuşamayan, analiz edemeyen, cahil, beyni yıkanmış, dağ keçisi gibi bir şey herhâlde. Kötü kokan, kirli filan… Çünkü gayriinsani bir durum çiziyorsunuz. O gayriinsaniliğe de o kadar inanıyorsunuz ki savaşabilmek için oradan motive oluyorsunuz. Aslında sizin gibi konuşabilen, tartışabilen hatta bazen benzer felsefî sohbetleri birlikte yapabileceğiniz insanlar olduğunu fark ettiğinizde, sizin gibi hayalleri olan insanlar olduğunu fark ettiğinizde yani insanileştirdiğinizde savaşamayacaksınız değil mi?” dedim.

- Çok karşılaştığınız tarz sorular mıdır bunlar?
“Hiç Kürde benzemiyorsun”, “Hiç PKK’liye benzemiyorsun”, “Hiç dağda kalmışa benzemiyorsun” çok duyduğum sözlerdir evet. Çünkü insanların aklında bir Kürt var, bir PKK’li var, bir gerilla var, bir de terörist. Nefretini buradan inşa ediyor sürekli. Seninle karşılaştığında o hayalle uyumlu değilsin. Ondan sonra “hiç benzemiyorsun” diyorlar. Ben hep şey diyorum: “Ne kadar tanıyorsunuz ki benzemediğini düşünüyorsunuz?” Ama o gün biz şunun çok farkındaydık. Bizimle tanışmaya, bizi tanımaya Türkiye’nin ihtiyacı var. Eğer barışacaksak birbirimizin ne olduğuna dönük açıklıklarla tanışmamız gerekiyor.

Akşam bir ara lavaboya gitme ihtiyacım oldu. Ben lavaboya gitmek istediğimi söyledim, dediler “Dışarı çıkın, bahçeyi geçin, karşınıza gelecek.” Ben gruptan bir kadın arkadaşımla çıktım. O an bir şeyi fark ettik. Karanlıktı dışarısı ve yürüyemiyorduk. Önümüzü göremiyorduk. Çünkü içeride ışıklar açıktı ve biz ışıkla yaşamamıştık. Yapay ışığa alışık değildik, o sebeple de gece görüşümüz etkilenmişti hemen. Oysa biz gece ay ışığıyla gayet net önünü görebilen insanlardık… O an çok acayip gelmişti bu bana.

Velhasıl ertesi sabah oldu. Ertesi sabah bizi Van’a getirdiler. “Bundan sonraki süreç burada devam edecek” dediler. Van’a gelirken helikopterle getirdiler bizi. Helikoptere binmeden önce bizimle ilgilenen bir binbaşı vardı, ismini şu anda hatırlayamıyorum, tokalaştı ve bana şey demişti -işte ilk o zaman elimize kelepçe takıldı- bir gece boyunca zaten bizimle ilgilenen binbaşıydı o. “Umarım başarırsınız, bunu gerçekten çok isteriz” dedi. Eskişehirli’ydi bu arada… Van’da OHAL döneminde OHAL Valiliği ve koordinatörlüğünden bir ekiple görüştük.

“Hâkim, ‘Pişmanlık Yasası’ndan faydalanın, sizi tutuklamak istemiyorum’ dedi”
- Artık Van’dasınız ve gözaltındasınız sanıyorum… Yanınıza giden gelen, sizinle görüşen kimse oldu mu?
Bir grup geldi üçüncü ya da dördüncü gündü. Kravatlı, takım elbiseli, rugan ayakkabılı bir grup… “Geldiğinizden beri devlet ile görüşmek istediğinizi söylüyormuşsunuz. Devlet biziz, geldik işte buyurun anlatın” dediler. Ve biz onlara da niye geldiğimizi, ne yapmak istediğimizi, neyi hedeflediğimizi anlattık.

- Onlar ne dedi?
Notlarını aldılar. Anlattıklarımıza hiç müdahale etmediler, hiç soru sormadılar. Notlarını aldılar ve çıkıp gittiler… Sonraki gün biz mahkemeye çıkarıldık ve tutuklandık. Mahkemede mahkeme başkanı ısrarla o dönem yeni çıkan Pişmanlık Yasası’ndan faydalanmamızı istiyor. “Sizi tutuklamak istemiyorum. Pişmanlık Yasası’ndan faydalanın. Tabii ki pişman olmadığınızı biliyorum ama hadi yapın, ben de sizi serbest bırakayım” diyor...

Biz mahkeme heyetine barış için geldiğimizi söylüyoruz. Barışçıl zeminde siyasal araçlarla Kürt meselesini çözmenin parçası olmak ve demokratik cumhuriyetin inşasına katılmak istediğimizi söylüyoruz. Siz bu söyleme karşılık ne karar verirseniz sizin bileceğiniz iş. Bizi gerçekten bırakmak isterseniz dönemin TCK’sının ilgili maddesi var. Oradan da bizi tahliye edebilirsiniz. O madde “grup olarak silahlı bir yapıdan direnmeksizin, mukavemet göstermeksizin gelenler serbest bırakılabilirler” diyor. Pişmanlık maddesinden faydalanmak istediğimize dair bir ibare çıkmayınca hâkim tutuklama kararı verdi.


- Birçok konu gibi bu ‘pişmanlık meselesi’ de hâlâ masada…
Pişmanlık Yasası çıkartalım, deniyor şimdilerde evet, ben de o yüzden bu ayrıntıyı anlatıyorum. Hiçbir gerilla Pişmanlık Yasası’ndan faydalanarak geleyim, demez. Eğer ortak demokratik yeni bir Türkiye inşa olunacaksa, bu birilerinin pişman kılınarak, birilerinin ezilerek, birilerinin haysiyet ve onur kavgası vermesine vesile olarak olmaz. Oradaki gerillanın onurlu katılım hakkını sağlayacak yasal düzenleme ve toplumsal zeminlerin oluşturulması gerekir. Demokratik katılım yasası çıkarılmalı. Oradaki insanlar halkı için ölümü göze alan oldukça onurlu devrimciler olarak kendilerini ele alıyorlar.

- Neye bağlıyorsunuz bunu? Bu “Pişman olduk deyin de konu bitsin” teklifinin her defasında masaya gelmesini?
Şunu unutuyorlar: Bu savaş karşılıklı olarak bedel ödetti ve karşılıklı olarak duyguları birbirine karşı kırdı ve karşılıklı olarak birbirine güvensiz ve tedirgin topluluklar yarattı. Siz bu karşılıklı oluşan durumu görmezden gelir ve yine bunu Kürtler sineye çeksin derseniz o andan itibaren yüz yıldır Kürdün nezdinde kurulu olan sömürge ilişkisi aşılmaz, yüzleşme ilişkisi sağlanmaz ve baştan kurulmamış sağlıklı mekanizmalar olmaz ise esas olarak demokratik dönüşüm sağlanmaz. Palyatif dönemsel siyaset, güncel siyasal yapıların otoritelerini güçlendirebilecekleri koşullar oluşur. Kürt meselesi, çatışma, egemenlik duyguları, “ezdim, bitirdim, yendim” duygularının hepsi hegemonya üretir. Bu tip sorunlar, bu tip çatışma çözümlerinde, bu tip problemlerle kuracağınız süreçler bahsettiğim duygulardan uzak olarak kurulmalı. Ne “yendim”, ne “yenildim” ilişkisi, ne “senin daha az acın”, ne “benim daha çok acım” ne de “pişman oldum” hikâyesinin yarışında olanları kabul etmez. Herkes birbirinin acısını tanıyarak ama savaşa neden olan çatışmaya ve gerilime neden olan yüz yıllık hikâyenin kökenlerini aşmayı da öngörerek yol almak zorundayız. Başka yolu yok.

- O günden bugüne sizin siyasal alana katılmanız nasıl oldu?
Hiç kolay olmadı. Cezaevi süreci boyunca da barışa alan açmak için çabaladık. Biz cezaevinde üyelikten yattık. Yattığımız süre boyunca hem siyasal partilere, Meclis’e, dönemin siyasal ve askeri temsilcilerine, sivil topluma sıklıkla mektuplar yazdık. Kürt meselesinde barışçıl siyasal çözümün neden gerekli olduğunu, bizim kim olduğumuzu anlatan mektuplarla bir biçimde alan açmaya, bir zemin yaratmaya, barış fikrini güncel tutmaya çalıştık. Buna ilişkin toplumsal alanı bir biçimde kurmanın önemli olacağına inandık. Ve cezaevi süreci boyunca biz barış misyonumuzu sürdürdük. Tahliye olduktan sonra ise…

“MHP’yi de AKP’yi de ziyaret ettik”
- Ne kadar yattınız?
Beş sene. Tahliye olduktan sonra da biz geldiğimizde yarım bıraktığımız misyonu tamamlayacağız dedik. O günden sonra da Türkiye’de barış mücadelesinin parçası olarak bir grup duygusuyla da hareket ettik. Barış ve Demokratik Çözüm Grubu duygusuyla. Cezaevinden çıkar çıkmaz pek çok siyasi partiyi -içinde MHP de AKP de var- ziyaret ettik ve randevularımızı “Biz 99’da PKK’den, gerilladan gelen Barış Grubu üyesiyiz. Cezaevinden çıktık, sizinle görüşmek istiyoruz” diyerek aldık. Bu onlar için zaten çok şoke edici bir şeydi. İlk defa duyuyorlar. Hem merak ediyorlar hem garip geliyor. Değişik duygular yaşadıklarına eminim ama biz bu kavramla kabul edildik, görüştüler. Bir yandan halk buluşmalarıyla toplumu barışa hazırlama çabalarına giriştik. Ben bu arada gazetecilik yaptım. Zaten gerillada da gazetecilik yapıyordum. Yaptığım gazetecilik de diğer sivil aktivizm de Türkiye’de barışçıl zeminin, siyasal çözüm zemininin oluşmasına hizmet edecek biçimde birer olanak olarak değerlendiriyordum ve bütün olanakları öyle değerlendirmeye çabaladım diğer arkadaşlarım da böyle yaptılar.

- Neden dönemin siyasi partisinde aktif siyaset yapmadınız, mesela milletvekili olmadınız?
Dönemin koşulları öyle değildi. Biz tahliye olduktan sonra ilk beş yıl memnu (yasaklanmış) haklarımız iade edilmiyor. Bizim de böyle bir beklentimiz yoktu açıkçası. Yaptığımız elbette siyaset, bizler politik kimlikleriz ama barış, hak, özgürlük için çalışmanın konum gerektirdiğini düşünmedik. Biz bir devrimcinin konum atfederek değil, kendi devrimcilik işlevinin toplumsal dönüşüm ve özgürleşme işlevini yerine getirmesi gibi bir misyonu olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca siyasal ortam da buna hazır değildi…

- Sonra kaç kere cezaevine girdiniz?
Ondan sonra KCK operasyonları başladı. Her süreç kırılmalarında, her sıkıntılı dönemde yargı kıskacını hissettik ne yazık ki… Basın davası adı altında yeniden tutuklandım. Hakkımdaki en büyük delil olarak dosyaya konan şey 99’da PKK’den gelmiş olmam ve o dönemlerde PKK üyesi olmuş olmam. Bugün hakkımdaki bütün yargılamalardaki temel gerekçe budur. Ve ben hikâyemin ödenmiş bedelini yeniden yeniden ödemek zorunda bırakılan bir yargı kıskacını hâlâ yaşıyorum. Hâlâ yargılanıyorum. Bunu niye söylüyorum? Gerilladan gelecek insanlar bizim kadar naif ve tamamen yasal zeminler içerisinde yürütebilecekleri çalışmalarda bile, eğer terörizmle, bölücülükle, kriminal olmakla suçlanacak iseler yol almak çok zor. Hiçbir gerilla ikide bir yargılanabileceği, suçlanabileceği, hedef gösterilebileceği bir ortamda var olmak istemez… Ben eminim ki mesela bu süreç de bozulursa tıpkı öncekiler gibi yine kapım çalacak, yine o kıskacın bir parçası olacağım. Bu döngüler ne Kürt meselesinin yüz yıllık hikâyesini bitirir, ne bu yüz yıllık hikâyedeki şiddet sarmalından çıkılmasına neden olur, ne de Türkiye kendi barışçıl ve çok renkli dinamizmi içeren demokratik araçlarını güçlendirebilir.

- Müzakerelerin AK Parti ayağı “Önce silahları bıraksınlar, onlardan iyi niyet görelim, sonra yasal adımlara geçeriz” ısrarında…
Zaten yeterince yaşanmış bu iyi niyet göstergelerini tekrar tekrar yaşamanın gereği yok. Niyet barıştan yana sarih ise bu tür tartışmalarda gerekli olmaz. Siyasal bazı tatminler kurmanın alanı değil bu mesele. Bu çok ciddi bir mesele, çünkü can yakan bir mesele. Kuşakları öldüren, yok eden bir mesele. Biz hiçbir teminat olmadan geldik. Bunun bedelini göze aldık ve bizden sonrakilerin bunun bedelini göze almaması için çabaladık ve bütün bu çabalarımız sürekli kriminalize edildi ve hâlâ hiçbir güvenceye de sahip değiliz…
Biz o dönem şunu demiştik: “Biz eşit olmak istiyoruz.” Bugün baktığımızda Türkiye toplumunun Kürtlerle eşitlendiği tek nokta; adaletsizlik, özgürlüksüzlük, demokrasisizlik, yoksulluk oldu… Kürtlerin kendileriyle eşitlenmesini, kendilerinin sürdürülebilir bir eşitlik düzlemi için de ihtiyaç olduğunu fark etselerdi bugün bu durumu yaşamayabilirlerdi.

- CHP’nin son dönem başına gelenler konusunda sıklıkla ortaya atılan bir eleştiri var: “Kürtler bunları yaşıyordu, siz onlara sahip çıkmadınız. Şimdi siz yaşıyorsunuz ve artık her kesim bu haksızlıkları yaşayabilir. Çünkü artık dokunulmaz diye bir kesim kalmadı…”
Aynen öyle. Şöyle geçmişe baktığımda en çok üzüldüğüm şeylerden bir tanesi bu. Özgürlüklerde değil, demokraside değil o çok renkliliğin birbirini tanıdığı huzurda değil, zenginlikte değil, eşitsizlikte eşitlendik. Buradan baktığımızda Kürtlerden çok Türkler kaybetti diyebiliriz.


- Sizce bugün Meclis eski bir PKK’liyi kaldırabilecek durumda mı?
Türkiye toplumu kutuplaşmaya, kutuplaştırılmaya ne yazık ki çok açık. Bu topluma yapılan en büyük kötülüklerden biri de bu insanların kırılgan ve yönlendirilebilir duygu zeminlerine sahip olduğunu bilip oraya oynanması… Türkiye’nin bazı şeylerle yüzleşmesi gerekiyor. İçlerindeki en naif kanatları dahi kaldıramıyor iseler, en eski kanatları kaldıramıyor iseler, en günceli, en yenisini nasıl taşıyacaklar? Bakın gelmesi söz konusu olan gerilla 10 kişi olarak gelmeyecek, 100 kişi olarak gelmeyecek. Binlerce genç, bu ülkede doğmuş, büyümüş, bu ülkede okumuş binlerce genç gelecek. Binlerce gerilla gelecek. Bu insanlar oturmaya gelmezler. Bu insanlar politik kimlikler. Geldikleri zaman Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel düzlemi etkilenecek. Katılımları, aktivizmleri bu yapılarda dönüşümü mümkün kılacak. Örneğin çok güçlü bir kadın hareketi var. Gelecek o insanlar, geldiklerinde buradaki güncellenmiş ve yeniden inşa edilmiş muhafazakâr, katı toplumsal cinsiyetçiliğin bir parçası mı olacak? Elbette ki olmayacaklar. Kendi içlerinde kurdukları paylaşımcı bir hayat var. Gelip herhangi bir konuma tamah edip kişisel hayat yürütmeyecekler. Ve her şeyden önce bir politik bellekleri ve kimlikleri var. Ne olurlarsa olsunlar, durdukları yerde politik kimliklerine göre yaşayacaklar ve dokundukları her şeyi dönüştürecekler. Entelektüel olarak da oldukça yüksek bir bilinçleri var. Türkiye’nin buna hazırlanması lazım.

tuğçe tatari-t24