BB davasında savunma yapan Murat Ongun, eşi Gözdem Ongun’un tutukluluğuna ilişkin çarpıcı bir iddiada bulundu. Ongun, eşinin tahliye edilmesi için kendisinden 1 milyon dolar talep edildiğini öne sürdü.
Duruşma gününde hakim karşısına çıkan Ongun, iddianameyi ve suçlamaları eleştirirken, yargı sürecine ilişkin yaşadıklarını anlattı. Ongun’un bu sözleri duruşmada dikkat çeken başlıklardan biri oldu.
Aralarında tutuklanarak İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu'nun da bulunduğu 59'u tutuklu 414 kişinin yargılandığı İBB davasının 59. gününde, talepleri alan mahkeme başkanı, "Hedef 9 Temmuz'da yargılamayı bitirmek. Celse kapatırken tutukluluk değerlendirmesi yapacağız, hepsini ara kararla bağlayacağız. Gerekirse uzun yaparız, tamamlarız" dedi. Bugünkü duruşmada, iddianamede 64 eylemden sorumlu tutulan ve hakkında yaklaşık 1000 yıl hapis cezası talep edilen Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun savunma yaptı.
Ongun savunmasında, Kasım 2024’te tutuksuz sanık ve etkin pişmanlıktan yararlanan Cüneyt Yakut’un kendisini arayarak ifadeye çağrıldığını söylediğini, daha sonra Yakut’un soruşturmaya ilişkin bilgileri yeğeni olduğu iddia ettiği Cumhuriyet Savcısı Kerim Ali Yakut’tan aldığını öne sürdüğünü anlattı.
Ongun, "Peki dosyayı bilen sadece Çetin miydi? İtiraf ediyorum Çetin gibi ben de bu soruşturmadan haberdar oldum. Çetin’den daha geç tabii ki, Kasım 2024 ortalarında. 18 Kasım 2024 tarihinde ailemle yurt dışındaydım. Kızımın üniversite ve yurt kaydı ilgileniyordum. Ben İtalya’dayken WhatsApp’tan beni bu dosyada tutuksuz sanık olarak bulunan itirafçı Cüneyt Yakut isimli şahıs aradı. Dedi ki; 'Savcı Aykut Çelik sizi, İBB soruşturması için ifadeye çağırmış. Tebligat yollamış ama evde kimse bulunamayınca tebliğ yapılamamış' dedi" diye konuştu.
Ongun, "Avukatım, beni arayıp bir tebligat olmadığını söyleyince ben de dönüp Cüneyt Yakut’u aradım. Ailemle yurt dışındayken böyle asparagas bir bilgiyi, doğruymuş gibi iddialı bir şekilde aktardığı için kendisine sitem ettim. Ben sitem edince Cüneyt Yakut verdiği bilginin doğru olduğu konusunda ısrar etti. Çünkü bilgiyi, yeğeni olduğunu söylediği Cumhuriyet Savcısı Kerim Ali Yakut’un verdiğini belirtti. Soy isimleri aynıydı. Yine de böyle bir savcı var mı, doğru mu konuşuyor diye merak ettim. Araştırdım. Gerçekten de Çağlayan Adliyesi’nde böyle bir savcı vardı. Kendisi, soruşturma kapsamında tüm bilgileri, Savcı Kerim Ali Yakut’tan aldığını ve bize bildirdiğini, bundan da savcının haberi olduğunu söyledi. Yeğenim dediği savcıyı böyle anlatınca ben de kendisine inandım" dedi.
Ongun, "100'den fazla kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece 2 şanslısı vardı: İlbak kardeşler. Yusuf ve Ali İlbak tahliye oldu, 100'den fazla kişi tıpış tıpış hücrelere döndük. Murat İlbak'ı tanıdığım için merak ediyordum, itirafçı olup da mı çıktı diye. Yakıştıramıyordum. İtirafçı olan herkesin beyanı 1 gün sonra Sabah, 2 gün sonra Yeni Şafak gazetesinde yayınlanıyordu; soruşturmamı bu 2 gazeteden izliyordum. Lakin Murat Bey'in ifadesi hiç yayınlanmadı. Malvarlığına el konmuş, şirketlerine kayyIm atanmıştı; öğrendim ki kayyIm kalkmış, şirketleri geri almış. Ev hapsiyle mi imza şartıyla mı çıktı derken, yurt dışına çıkış serbestisi de gelmiş. İş insanı Murat İlbak, kardeşleri ve servetleriyle bu soruşturmaya dahil edildi. Türkiye'nin en büyük reklamcısı sanık bile değil. Eylem 61-76 böylece çöp oluyor" diye konuştu.
"Örgüt yöneticisi” iddiasıyla suçlanan bir isim ilk kez savunma yaptı
İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu İBB davasının 59. duruşması, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nin 1 No’lu Duruşma Salonu’nda başladı. Bugünkü duruşmda Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun savunma yaptı.
Ongun'un savunmasıyla, iddianamede “örgüt yöneticisi” iddiasıyla suçlanan bir isim ilk kez konuşmuş olacak. İddianamede 64 eylemden sorumlu tutulan ve hakkında yaklaşık 1000 yıl hapis cezası talep edilen Ongun'un savunmasının iki gün sürmesi bekleniyor.
Duruşmada tutuklu sanıklar, avukatları, gazeteciler, izleyiciler ve mahkeme heyeti yerlerini aldı. İmamoğlu salona geldiğinde "Cumhurbaşkanı İmamoğlu" ve "Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" sloganlarıyla karşılandı.
İmamoğlu'ndan mahkeme başkanına: Benim 4 duruşmam daha var, umarım denk düşmez
Duruşma salonunda hazır bulunan İmamoğlu, mahkeme başkanına seslenerek, “Sayın başkan, kolay gelsin herkese. Sanırım dün avukatlarla görüşmeniz olmuş. Cumaları da duruşma yapmak gibi, hedeflediğiniz süreyi biz de dilerdik ki erken bitsin. Hukukçularla aranızda müzakere olmuş; biz de temmuz ayı yetsin isterdik. Hızlıca ilerlemek, emek vermek önemli. Birincisi, kalan herkesin epeyce uzun savunmaları, anlatıları var. İkincisi, cuma günleri bizim cezaevinde tek bir günümüz; işlem günümüz. Şu anda bizim tek günümüz cuma. Bu esnada benim 4 duruşmam daha var. Umarım denk düşmez. Bu konuda da, düzeni kurma konusunda da sizden taleplerim olacak, desteklerinizi isteyeceğiz. Sizin de istediğiniz şekilde, bizim de isteğimiz erken bitmesi" dedi.
Mahkeme başkanı: Hedef 9 Temmuz'da yargılamayı bitirmek
Mahkeme başkanı da İmamoğlu'na, “Cumaları yapmayacağız, cuma gününü eklemeyeceğiz zaten. Celseye başladığımızda nisan sonu dedik ama 2,5 ay geriden geliyoruz. 4 ayı doldurmuş olacağız ve bir celse için 4 ay uzun bir süre. Cuma konusunda net değildik ama savunma noktasında da almamız gerekenler var. 5 sanığımız var, sizinle birlikte; en son savunma hakkını size tanırız, sorun yok. Haftaya perşembe ilk celseyi tamamlamayı düşünüyoruz; bu nedenle savunmada buna dikkat edilirse seviniriz. Yetiştireceğiz diye düşünüyorum. 6 Temmuz haftası duruşmalarınız var, o konuda da bir ayarlama yapacağız" yanıtı verdi.
Mahkeme başkanı, "Açık konuşayım: Bugün yarın Murat Bey, perşembe Tuncay Bey, pazartesi Tuncay ve İnan Bey'i birlikte almayı düşünüyorum, salı günü Fatih Bey, çarşamba ve perşembeyi de size ayırmayı düşünüyoruz. Hedef 9 Temmuz'da yargılamayı bitirmek. Celse kapatırken tutukluluk değerlendirmesi yapacağız, hepsini ara kararla bağlayacağız. Gerekirse uzun yaparız, tamamlarız" dedi.
Murat Ongun'dan savunma
Tutuklu sanık Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun'un savunmasına geçildi. ANKA'ya göre, Ongun, savunmasında şunları söyledi:
"19 Mart. Asrın davası başladı. Usul-esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar… Tenis maçı izler gibi başımız bir savunma sıralarına dönüyor, bir size. Kendi kendime, ‘hukuk ne acayip bir şeymiş’ diyorum. Aynı metin, farklı ağızlarda bambaşka yorumlanıyor. TCK’lar, CMK’lar, TTK’lar, Yargıtay ve AYM kararları havada uçuşuyor. Avukatlar sayesinde bir cümle dilimize pelesenk oluyor: ‘CMK 100 çok açık…’ Avukatlar öyle sesleniyor heyete. Size bakıyorum. Belli ki o kadar da açık değil. Hukuk diyorum… Ne acayip bir şeymiş.
Sonra anlıyorum ki savcıların ve hâkimlerin, her tartışmayı bir anda bitiren sihirli bir cümlesi var. İki kelime: ‘İtiraz edersiniz.’ Bu sihirli cümleyi ilk savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili bir cümle. ‘İtiraz edersiniz’ dendiği anda odada bir sessizlik oluyor. Cümlenin bitirici bir etkisi var.
Sayın Başkan, sizler kolay söylüyorsunuz ama bizim memlekette itiraz etmek kolay değil. Arkamda Avrupa’nın en büyük kentinin belediye başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı ve Türkiye’nin birinci partisinin cumhurbaşkanı adayı oturuyor. O da birine itiraz etmiş. Sonuç malum.
“Bu coğrafyada itaat tercih edilir
Bu coğrafyada itiraz pek sevilmez. Pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: ‘İtaat et, rahat et.’ Konforlu bir alan. İnsanı rahat ettiriyor. Bizim gibi umutsuz rahatsızlara ise ne gam. Biz itiraz etmeye devam ediyoruz. Neye? Haksızlığa. Adaletsizliğe. Adam kayırmaya. İkili hukuka. Partizanlığa. Gerçek yolsuzluğa. İtirazın sonu da işte huzurunuz.
"AYM’ye Çemşgezek Asliye Ceza dudak büküyor"
Mesela Anayasa Mahkemesi (AYM )bir karar alıyor. Bir mahkeme kararını yanlış buluyor, düzelt diyor. Bu net bir itirazdır. Peki ne oluyor? AYM’ye, abartarak söylüyorum, Çemişgezek Asliye Ceza dudak büküyor. 'Özel vasfa haiz üye' diye bir kavramın ceza kanununda olmadığını gördük. Meğer yürürlükten kalkmış eski TCK’da varmış. Avukatlar itiraz ediyor. Ama yanlış olduğu yerde durmaya devam ediyor.
“CHP’ye delil olan AK Parti’ye olmayabilir”
Bize burada delil diye HTS ve baz kayıtları soruluyor. Haklısınız. Savcılarımız delil listesine koymuş. Sonra aklıma Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen eylül ayında savcı bey soruşturmayı kapattı orada. ‘HTS-baz delil mi olur?’ dedi. Ama gördük ki o da bir süre şaşırmış. Şehitkamil Belediye Başkanı CHP’deyken delil olabilir diye düşünmüş. Başkan AK Parti’ye transfer olunca ise… ‘Ne delili, hangi delil?’ demiş. Ben yine kendi kendime ‘hukuk ne acayip bir şey’ diye düşünürken anladım ki Türkiye’de hukuk artık bir kavram değil. Bir şey. Sadece bir şey. Evrensel formunu yitirmiş, açıklanamayan bir şeye dönüşmüş.
“Bu iddianame kurgu eser”
Bizde hukuk, tarifi zor bir ‘bir şey’ olmuş. Tıpkı bu iddianamede olduğu gibi. Resmî adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi. ‘İftiraname’ dendi. Doğru bir tanım. Ekrem Başkan, ‘terfiname’ dedi. O da haklı. Üstelik delilli. Sırası gelince ben de kendi tanımımı yapacağım. Ama şunu söyleyeyim: Madem bu çorbayı pişirdiler… Kötü de olsa içecekler.
“Şüphe savunması”
Benim savunmamın adı, şüphe savunması. Şüphe, sadece savcıların mesleki çıpası değil. Asıl, gazetecilerin mesleki çıpasıdır. Yani öz mesleğimin. Burada CV’mi anlatmayacağım. Çünkü Ekrem Başkan’dan sonra tüm yaşamı en çok bilinen, en şeffaf olan, her daim medya radarında bulunan, yaptığı her işe fener tutulup incelenen ikinci kişi benim.
27 Mart 1996’da stajyer muhabir olarak başladığım mesleğimde adına merkez medya dediğimiz en büyük kurumlarda görev aldım. O zaman bir NTV vardı. O da her yerde çekmezdi. Muhabirlikten yöneticiliğe kadar. O yüzden çevrem çok geniştir. Bugün 2 ayrı mahalle gibi bölünen medyada her 2 mahalleden de çok tanıdığım gazeteci vardır. Hepsi, kendini kabul ettirmiş isimler. Benden çok daha genç ve başarılı gazeteci kardeşlerimle de, İBB‘deki görevim sırasında tanıştım. Diyebilirim ki eski ve yeni dostluklarım mevcuttur.
“Soner Yalçın’a, Yavuz Oğhan’a, Ruşen Çakır’a talimat verdiğimi iddia ediyorlar; kıdemlilerim kulağımı çekerlerdi”
İddianamede Eylem 19 var, benim taa Ankara’dan tanıdığım gazeteci abilerim yargılanıyor. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar. Üstelik benden para alarak. Bizim mesleği bilmiyor tabi, iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki balıkları gazeteci sanıyor.
Bilseler, benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın’a, Ruşen Çakır‘a, Şaban Sevinç’e Yavuz Oğhan‘a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak, onların benim kulağımı çekme bana fırça atma hatta bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfrederler, ardından beni def ederler, hırsları geçmez inadına İmamoğlu aleyhine konuşurlar. Haklı da olurlar.
Mesleki kıdem, gazeteci abilerim olması onlara bu hakkı tanır. Bizde, mesleki konumun farklılaşması kıdem ilişkisini değiştirmez. Ezcümle iddianamede yazdığı gibi benim Yavuz Oğhan ile Barbaros Bulvarı’nda 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım. Ocakbaşı seviyor o. İstanbul ocak başı dolu. İki gazeteci buluşacaksak oturup iki kadeh rakı eşliğinde her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız.
“İddianame bağıra bağıra ‘Siyaset yapıyorum’ diyor”
Şüphe gibi bize hakikati ulaştıracak bir diğer kavram doğru sorulardır. Doğru soru, yanıttan daha önemlidir. Bu iddianamede güya bazı yanıtlar var. Onların yanıt değil, iftira ya da saptırma olduğunu ancak doğru soruyu sorarak anlıyoruz. Şüphe + Doğru Sorular ekseninde iddianameyi okudum. Sonuç, iddianame tepeden tırnağa sakat. Dahası ve rahatsız edici olan şu: İddianame Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame ülkemizde seçkin ve özel insanların, biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığını kanıtlıyor. İddianame bağıra bağıra 'siyaset yapıyorum' diyor.
Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz Bakan olarak atanmamıştı. O atanınca 'bu dava siyasidir' söylemini terk etsem mi, diye düşündüm. Çünkü İmamoğlu Davası’nın göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek, daha kuvvetli bir delilim yoktu. Zaten, bakanlık performansında, Sayın Gürlek ne içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Şimdi ne yapmalıyım? Ne düşünmeliyim? Sayın Bakan Şubat ayına kadar; bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu, savına inanmalı mıyım? Bir günde Ak Parti’yi bu kadar içselleştirdi diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına pek pek uymuyor.
İddianameye 'sakat' derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek, onlar da sakat. 19 Mart sabahı İBB‘nin en küçük bütçeli şirketi Medya AŞ odağında başlayan bu soruşturma girdiği sudan çıktığında, içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir. Davalar değil, ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır.
Propagandada bir kural vardır. Olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna gizemin gücü denir. Örnek; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dahil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudu kesen yetişmiş insan gücü batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz: Türkiye Yüzyılı! Olmayan şey olandan daha güçlü göründüğü için diyorlar. Ne diyorlar? 'Yüzyılın Soruşturması - Asrın İddianamesi.' İşte bu iddialı tanımlamanın nedeni de bu: Olmayanı satıyor.
İddianamenin 72. Sayfası. Bu iddianamenin özeti niteliğinde ana fikrin anlatıldığı bölüm içinde yazarların, Necati Özkan anlatımı var. Okuyorum: 'Kültür ve Medya AŞ yapılanmasında Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü belediye başkanlığından beri irtibat halinde olduğu çok güvendiği aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır…'
İddia makamı tespitinde doğruysa, haklıysa bu betimlemeden doğal olarak şu sonuçlar çıkar. Necati Özkan örgütün Kültür-Medya AŞ yapılanmasında yer alır. Peki öyle mi? Hayır. Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır. Peki öyle mi? Hayır. Necati Özkan örgütün tüm ihtilaflarına çözüm bulan biridir. Açıkçası bize Real Madrid’i anlatıp sahaya Siirt Köy Hizmetleri Spor’u çıkarmışlar.
“Kakafoniden ibaret”
Necati Bey’e satın aldığı 1+1 evi soruyorsunuz da bunları sormuyorsunuz. Öyle olunca bu tuhaflık bende şüphe uyandırıyor. Necati Bey, Casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025’te ifade verdi. İddianame bundan 18 gün sonra 11 Kasım’da çıktı. Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde, kalem oynatarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne, başka bilmediğimiz birileri mi katkı verdi diye düşünmedim değil. Çünkü, savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa harmoni olurdu oysa kakafoniden ibaret.
Sayın Başkan; kurgu – hikaye deyince aklıma geldi. Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikaye var. Bu hikâyede kibrinin esiri olmuş biri, kendisini Yaradan’la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır. Bir gün sadece Tanrı’ya mahsus bir şey yapmaya kalkar. Bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı biri olsa da, etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı, bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar.
Anlattığım hikaye Mary Shelley’nin yazdığı Dr. Frankenstein isimli korku hikayesidir. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda, kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu iddianame Dr. Frankenstein’ın eseri gibidir, onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek, onu terk etmiştir. Ankara’ya gitmiştir. Ankara’ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu şeyi üzerimize salmanız ve bize zarar vermesini sağlamanızdır. Sizde şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz.
"10 gün gizli kalmamış 100 yılın dosyası"
Dediğim gibi şüpheyi odağıma alıp okudum iddianameyi. İlk şüphem soruşturmayı ve operasyonu önceden haber aldığımız açıklaması ile doğdu. Bildiğiniz gibi medyada, polis teşkilatımız ima edilerek polis içinden köstebeğimiz olduğuna dair iddialı haberler, yorumlar yapıldı. Emniyet mensuplarımız zan altında bırakıldı. Akabinde yeni dalgalarda jandarmanın kolluk olarak kullanılması bu iddiaları daha da kuvvetlendirdi. Zaman böyle akıp giderken, 2 Eylül’de, 2025-2026 Adli Yılı Açılış Töreni oldu. Orada bulunan gazetecilerin yazdıklarından öğrendiğimize göre dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı bugünün Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek 'Soruşturmadan ilk Murat Kapki haberdar oldu. Mülklerini ocak ayında başkasına devretti' demiş. Okuduk. O yüzden operasyon hızlanmış.
Bu açıklama beni şaşırttı. İddianameyi dikkatli okuyanları da şaşırtmıştır. Çünkü Murat Kapki, 24 Haziran 2025 tarihli etkin pişmanlık ifadesinde soruşturmayı ne zaman, hatta kimden öğrendiğini bile anlatmış. Kendi beyanı var. Üstelik Ocak ayında da değil. Daha geçmişte taa başlangıçta öğrenmiş. Bakın ifadesinde ne diyor:
'Gözaltına alınmadan önce 2024 senesinin ekim ayında Ahmet Çiçek beni soyadını hatırlamadığım Çetin adında bir şahısla Ferko’daki ofisime gelerek tanıştırdı. Bu şahıs bana hakkımda bir soruşturma yürütüldüğünü, soruşturmanın gizli olduğunu, yardım edebileceğini söyledi. 2025 senesinin ocak ayında Çetin isimli şahsı çağırarak tekrar görüştüm. Bu görüşmede benden 100 bin dolar vermem karşılığında bana listede kimlerin olduğunu ve olayın ne olduğunu bana bulabileceğini ve listede olmam halinde belirleyeceği bedel karşılığında de listeden adımı sildirebileceğini söyledi. Ben bu teklifi kabul ettim fakat parayı peşin istedi. Ben de bana gerekli bilgileri getirmeden parayı vermeyeceğimi söyledim. Çetin de o zaman biz de seninle çalışmıyoruz diyerek şirketimden ayrıldı.'
Sayın Başkan, Çetin 'Ben de seninle çalışmıyorum' demiyor, çoğul söylüyor, 'Biz de seninle çalışmıyoruz' diyor. Tek değil yani. Bir ekip kastediyor. Başından sonuna bizim dosyada hep para konuşulması pek tesadüf gibi durmuyor. Murat Kapki gözaltına alınınca gizemli Çetin eşini aramış ve parayla çıkarırız, demiş. Şimdi böyle okuyunca insan merak ediyor. Yüzyılın gizli soruşturmasını daha bismillah başladığı Ekim ayında bilen ve sızdıran bu Çetin kim diye... Öyle ya 10 gün gizli kalmamış 100 yılın dosyası.
Çünkü adam gerçekten biliyormuş ki, 19 Mart operasyonu oldu. Ben de merak ettim ve iddianameyi taradım. Mutlaka gizemli Çetin’in ifadesi alınmıştır diye umdum. Aradım taradım yok. Ne ilginç, sadece ben merak etmişim, iddia makamı hiç ilgilenmemiş. Üstelik Gizemli Çetin’i, Murat Kapki’ye getiren, Ahmet Çiçek isimli şüpheliymiş.
Ahmet Çiçek de bu dosyada itirafçı. Sanık şu an. İfadesi alınmış ve inanır mısınız, bu iddianameyi yazanlar 'Bizim gizli soruşturmamız 18 Ekim’de başladı. Yüzyılın Soruşturması adını verdiğimiz bu gizli dosyayı daha açılır açılmaz, Murat Kapki’ye bildiren Çetin kim? Onu sen getirmişsin' diye sormamış bile.
"Gizemli Çetin'i savcılar merak etmedi"
Çetin hala aramızda özgürce geziyor. Belki yeni soruşturma dosyalarından haberdar oluyor ve muhataplarına para karşılığı onları soruşturmadan çıkartma vaadi veriyor. Etrafta böyle dolaşan biri var ama hiç merak edilmiyor.
Üstelik Çağlayan Adliyesi’ni kullanarak iş gördüğü halde kimliği merak edilmiyor. Savcılar merak etmeyince, ben merak ettim. Adamı buldum, üstelik hücremden. Adı Çetin Ayaz. İşyerini söylüyorum; Kartal İSTMarina AVM yanındaki S1 blok. S2 de olabilir. Hücreden anca bu kadar. Çetin o dev gibi, altın sarısı çirkin gökdelende işini görüyor. Belki ilgilerini çeker. Bir de şahıs daha önce herhangi bir adliyede görev almış mı acaba? Bazı iddialar duydum.
“İtirafçı, ‘yeğenim’ dediği savcıdan bilgi alıp, Ongun’a iletmiş”
Ongun ayrıca, çıplak aramaya maruz kalan Fatoş Pınar Türker’in, ifade işlemi sırasında kendisine “Bu kafayla bir daha çocuklarını göremeyeceksin” dediğini söylediği savcıdan bahsederek şunları anlattı:
"Peki dosyayı bilen sadece Çetin miydi? İtiraf ediyorum Çetin gibi ben de bu soruşturmadan haberdar oldum. Çetin’den daha geç tabii ki, Kasım 2024 ortalarında. 18 Kasım 2024 tarihinde ailemle yurt dışındaydım. Kızımın üniversite ve yurt kaydı ilgileniyordum. Ben İtalya’dayken WhatsApp’tan beni bu dosyada tutuksuz sanık olarak bulunan itirafçı Cüneyt Yakut isimli şahıs aradı. Dedi ki; 'Savcı Aykut Çelik sizi, İBB soruşturması için ifadeye çağırmış. Tebligat yollamış ama evde kimse bulunamayınca tebliğ yapılamamış' dedi.
Gerçekten de ailemle evde değildim. Ertesi gün bir arkadaşımı bağlı bulunduğumuz muhtara gönderdim, oraya bırakılmıştır diye, orada da tebligat yoktu. Yetinmedim o zamanki avukatım Serkan Günel’i aradım. Savcı beyin adını verdim ve ziyaret etmesini, eğer gerçekten beni ifadeye çağırdıysa hemen döneceğimi söyledim. O da şimdi, terfi edip başsavcı yardımcısı olan Aykut Bey'i makamında ziyaret etti. Aykut Bey böyle bir tebligat olmadığını söylemiş ama benim kimden duyduğumu merak etmiş. Avukat Serkan Bey de bilmediği için kendisine söyleyememiş.
Avukatım, beni arayıp bir tebligat olmadığını söyleyince ben de dönüp Cüneyt Yakut’u aradım. Ailemle yurt dışındayken böyle asparagas bir bilgiyi, doğruymuş gibi iddialı bir şekilde aktardığı için kendisine sitem ettim. Ben sitem edince Cüneyt Yakut verdiği bilginin doğru olduğu konusunda ısrar etti. Çünkü bilgiyi, yeğeni olduğunu söylediği Cumhuriyet Savcısı Kerim Ali Yakut’un verdiğini belirtti. Soy isimleri aynıydı. Yine de böyle bir savcı var mı, doğru mu konuşuyor diye merak ettim. Araştırdım.
Gerçekten de Çağlayan Adliyesi’nde böyle bir savcı vardı. Zaten Türkiye’ye döndüğümde yanıma gelen Cüneyt Yakut bizzat cep telefonundan bazı şeyler gösterdi. Kendisi, soruşturma kapsamında tüm bilgileri, Savcı Kerim Ali Yakut’tan aldığını ve bize bildirdiğini, bundan da savcının haberi olduğunu söyledi. Yeğenim dediği savcıyı böyle anlatınca ben de kendisine inandım. Bir soruşturma olduğuna kani oldum. Bu 2 şahıs arasında gerçekten akrabalık bağı var mı, varsa bile aralarında bir iletişim trafiği mevcut mu, HTS-baz gibi, onu kıymetli mahkemeniz arzu ederse tespit ettirebilir. Ben sadece Cüneyt Yakut’un anlatımlarını dile getiriyorum. Bir de, İstanbul Emniyeti’nin haksız yere hedef yapıldığını ortaya koyuyorum."
"Yüzlerce iftira ve yalanla soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiler"
Avukatın müvekkilleri İmamoğlu Soruşturması sürerken yüzlerce iftira ve yalanla soruşturmanın gizliliğini ihlal etti. Hilal Hanım 'yolsuzluk' dedi, eylem 13 için 'karanlık ayna' dedi, soruşturma sürerken İmamoğlu ve bizler için sistematik karalama kampanyası yaptı. Medya-avukat ilişkisini gördük, sırada avukat-itirafçı ilişkisinin haritası var.”
Mirsad Albayrak: dosyada 5'i itirafçı 6 sanığa avukatlık yaptı, 6 sanık da birden fazla ifade verdi. 22 Mart günü 6 kişiden sadece Hasan Özsoy'un avukatıydı, diğer 5 itirafçının avukatları farklıydı. Hasan Özsoy 30 Nisan 2025'te itirafçı oldu, Eyüp Subaşı'yı suçladı, 9 Mayıs 2025'te tahliye oldu. Tahliyeden 4 iş günü sonra 15 Mayıs 2025'te Eyüp Subaşı itirafçı oldu, eşi tahliye edildi; Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Serdal Taşkın, beni ve Ertan Yıldız'ı suçladı.
Hasan Özsoy'un tutuklu sahte faturacı arkadaşı Kabil Taşçı 27 Mayıs 2025'te itirafçı oldu, 29 Mayıs 2025'te tahliye oldu, 19 Haziran'da bir kez daha ifade verdi; tahliye ifadesindeki avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi, ilk avukatı başkaydı; Vedat Şahin'i suçladı. Vedat Şahin, Kabil Taşçı'nın suçlamasından 11 gün sonra itirafçı oldu, 30 Haziran'daki ifadesinde avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi, ilk avukatı farklıydı, tutuklu.
Yaklaşık 40-45 gün sonra, Mayıs sonu Murat İlbak'ın tahliye olduğu haberi geldi. 'Bu da itirafçı olup bir şeyler uydurdu herhalde' diye düşündüm. Murat beyin tahliyesinden birkaç gün sonra Haziran ayı tutukluluk incelemem vardı. Çorlu'daki cezaevimden SEGBİS yöntemiyle duruşmaya katıldım. Çünkü bizim avukatlarımızdan duruşmanın yapılacağı mahkeme ve duruşma saati bile gizleniyordu. Duruşmaya bağlandım, mahkeme salonunda sadece bir kadın avukat gördüm. Kısa süre sonra avukat hanımın Yusuf ve Ali İlbak'ın avukatı olduğunu öğrendim. Onlar SEGBİS'e bağlanmadı. 100'den fazla kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece 2 şanslısı vardı: İlbak kardeşler. Yusuf ve Ali İlbak tahliye oldu, 100'den fazla kişi tıpış tıpış hücrelere döndük.
"Murat İlbak kardeşleri ve servetleriyle bu soruşturmaya dahil edildi"
Murat İlbak'ı tanıdığım için merak ediyordum, itirafçı olup da mı çıktı diye. Yakıştıramıyordum. İtirafçı olan herkesin beyanı 1 gün sonra Sabah, 2 gün sonra Yeni Şafak gazetesinde yayınlanıyordu; soruşturmamı bu 2 gazeteden izliyordum. Lakin Murat beyin ifadesi hiç yayınlanmadı. Malvarlığına el konmuş, şirketlerine kayyum atanmıştı; öğrendim ki kayyum kalkmış, şirketleri geri almış. Ev hapsiyle mi imza şartıyla mı çıktı derken, yurt dışına çıkış serbestisi de gelmiş. Buna cezaevinden şahit oldum: Geçen yaz Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda Türkiye Almanya ile final oynuyordu, hücremde 24 inçlik televizyonda izliyordum; TRT1 maça döndüğünde kameraman tribünde bir Türk taraftara zoom yaptı: Murat İlbak'tı, Litvanya Riga'daki maçtaydı. Çayımı püskürttüm, 'Vay anasını ya' dedim.
Murat Bey de abisi Mustafa Bey de nazik, güngörmüş insanlar. Adlarının 1087 kez zikredildiği bu iddianamede sanık bile değiller. İstanbul'un en büyük reklamcısı artık sanık bile değil. Doğal olarak iddianamede Eylem 61 ile Eylem 76 arasında yer alan 16 reklam ihalesi dosyası da böylece çöp oluyordu. Çünkü iddianameye temel olan tevdi raporu ve fezlekenin işaret ettiği en önemli şüpheli suçsuz bulunmuştu. Bilirkişi raporlarına göre diğer ihaleler onunkinden çok daha masumdu. Azılılar suçsuz bulunmuşsa Murat Kapkiler, Hüseyin Köksallar, Alper Aydınlar, Nihat Sütlaşlar da suçsuz demektir. Bizlerin de reklam ihalelerinde suçu olduğu iddiası çökmüş oldu. Ayrıntısına reklam ihalelerine dair suçlamalarda gireceğim. İlbak'a helal olan diğerlerine neden haram olacak? Türkiye bir hukuk devleti, Anayasa'nın 10. maddesinde herkes eşit.
Soruşturmanın ikinci perdesine gelelim, zorbalama dönemine. Murat Kapki, etkin pişmanlık ifadesi verirken yan odada eşiyle tehdit edildiğini söyledi. Eşi olmasa da benzer bir uygulama itirafçı Yakup Öner için de yaşanmış. Ailelerin içine bu kadar çekildiği başka bir soruşturma tarihte var mı ben bilmiyorum. Ekrem Başkan babası, oğlu, kayınbiraderiyle; Fatih Keleş evladı, abisi, yeğeniyle; ben eşimle, bacanağımla; Tuncay Yılmaz eşiyle; Alper Aydın oğluyla; Murat Kapki kardeşi ve çalışanlarıyla; itirafçı Eyüp Subaşı eşi ve engelli oğluyla; iftiracı fabrikatör Muhittin Palazoğlu kardeşi, ama kardeşinden bile çok sevdiği servetiyle; iş insanı Murat İlbak kardeşleri ve servetleriyle bu soruşturmaya dahil edildi.
Murat Ongun'un savunması sürerken mahkeme başkanı duruşmaya öğle arası verdi.