MedyaFaresi MedyaFaresi

Kadir İnanır, Dündar Kılıç ve Huysuz'un yolu nerede kesişti?

MEDYAFARESİ ÖZEL- Kulüp 12 İstanbul'da efsane bir eğlence mekanıydı.. Kurşun sesleriyle tarihe gömüldü... Arda Uskan anı defterini açtı, Medyafaresi için yazdı..

Eklenme: 14 Ağustos 2011 12:27 - Güncelleme: 11 Nisan 2016 02:44

Arda Uskan yazdı...

Silahların patladığı an her şey bitmişti. Gala Klüp’ün merdivenlerinden inip kurşunları sağa sola sıkan eller, aslında bir efsaneyi de bitiriyorlardı. O Efsane Klüp 12’ydi...

Bir savcı yardımcısı ve bir disjokeyin ölümüne neden olan bu baskın, böylece İstanbul’un gece hayatının en renkli dönemlerinden birine de son veriyordu. O günlerde, Reina’lar, Laila’lar yoktu. Bu hazin ve çarpıcı mekânın öyküsü, onlara hiç benzemiyordu.

         Kapılarda kuyruklar da yoktu ama o günlerin efsanevi Klüp12’sine girmek ayrı bir beceri isterdi. Taksim, Sıraselviler’de minicik bir kapı... Ve alt kata doğru inen merdivenler... Bu merdivenler sizi yeraltına, eğlencenin tam merkezine indirirdi. Diyelim ki üst kapıdan geçip aşağıya kadar indiniz, barı aşıp gerçek salona girmek için gerçekten bir staj dönemi geçirmeniz gerekirdi. Burada sizi karşılayan Günay, (Yanılmadınız, şimdiki Günay’ın sahibi olan Günay) insanları şöyle bir süzer ve sınıflandırırdı. Bara geçecekler ve asıl cümbüşün yaşandığı orta salona girecekler böylece ayrılırdı.

         Biz staj dönemimizi her çaylak gibi barda geçirdik. Samim Değer, Seyhan Karabay, Ümit Aktan... İstanbul’un üç delikanlısı. Ama İsmet Ay da bizimle birlikte zaman zaman barda oturup içkisini yudumlar, hepimizle dalgasını geçerdi. O zaman Samim, Müjde Ar’la evli. Gündüzleri efendi bir şekilde Müjde’nin evinde oturup yemeklerini yerdik. Akşam olunca dişlerimiz uzar, “Birazdan döneriz,” diye çıkıp kapağı Klüp 12’ye atardık. Yine bara tüneyip salak salak içeriyi seyrederdik. Daha sonra da evlere dağılırdık. Bizim için sorun yoktu ama rahmetli Samim, Müjde’den her zamanki fırçasını yerdi.

         Huysuz Virjin’le ilk kez

         Günay, staj dönemimizin bittiğine emin olup, akıllı uslu çocuklar olduğumuza karar verdiği zaman bizi içeriye aldı ve gerçek Klüp 12’yi tanıdık. Orası ertesi sabah öğleye kadar yaşanacak bir dünya idi. İstanbul’un her tarafından gelen her çeşit insan orada ‘yaşardı’. Avukatlar, artistler, mafya babaları, gazeteciler. Ve Zeki Müren... Onun erkek arkadaşıyla pistte dans ettiği günler... Sonra kızlar... Tabii aklımız hep o güzel kızlardaydı.

         Sahne gerçekten bir cümbüştü. Elinde tefi ile müşterilerin başına vuran Madam Reneta ve o dönemin en iyi müzisyenlerinden biri olan Arif Gürman, önüne geleni sahneye çıkarırlardı. En matrak olanı da kulübün aşçısıydı. Doğal giysileriyle sahneye fırlar, alırdı eline mikrofonu. 


         Bir de Papatya vardı. Gencecik bir kız. Umudu şöhret olmak. Ama hangi şarkıyı söylerse söylesin Arif Gürman’ın orkestrası arkasında Dağ Başını Duman Almış’ı çalar, yavrucak bunu fark etmezdi bile. Ama o gecelerin iki starı vardı. Sonradan öğrendik ki, bunlar iki devlet memuruymuş. Sahneye zenne kılığında çıkarlar ve ortalığı kasıp kavururlardı. Programın sonunda kafalardan peruklar atılır, iki güzel insan o alkışlara selam dururdu. Onlardan biri bildiğiniz gibi Huysuz Virjin’di. Yani Seyfi Dursunoğlu. Yine herkesin canına okurdu ve yine hakareti yiyenler kahkahalara boğulurdu. Diğerini o günlerden sonra hiç görmedim. Ne matrak bir olay. Sabaha kadar ‘zenne’ ol, sonra kalk Sular İdaresi’ne git, envanter tut.

         Aslında oraya gelenlerden devlet memuru olan sadece onlar değildi. Bir beyefendi vardı ki önceleri onun sırrını çözememiştik. Sabah saat yedide gelir, bir-iki duble bir şeyler içer, şovu seyredip sessizce kalkıp giderdi. (Şov, o saatlerde de devam ederdi) Sonradan öğrendik ki o da bir devlet memuruymuş. Evli barklı, çoluk çocuk sahibi örnek bir vatandaş. Gündüz insan gece kurt, sabahın yedisinde soluğu Klüp 12’de alıyor. ‘Bir saat kadar’ demlenip, sonra işinin başına... O gittikten sonra da eğlence devam ederdi.

           Dündar Kılıç ile sabaha kadar

         İşte böyle gecelerden birinde, artık palazlanmış bir Klüp 12 müdavimi olarak, o dönemin en hızlı gazetecisi Halit Çapın’la arka masalardan birinde oturuyoruz. İçtiğimiz konyak. Halit ağabeyin o günlerde Dündar Kılıç ile yaptığı bir söyleşi dillerden düşmüyor. Hele bir bölüm var ki çok ünlüydü.

           Dündar Kılıç bir gün bir hanım arkadaşıyla Hilton Oteline gitmiş. Oda vermemişler. Kılıç, tabancasını çekip bütün otel personelini esir almış. Başlamış Amerikan emperyalizmi üzerine söyleve. Neyse, o gece bir de baktık ki Dündar Kılıç yanındaki adamları ile içeri giriyor. Az sonra bir garson geldi yanımıza, Halit Ağabeyin kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Dündar Kılıç bizi masasına davet ediyormuş. Ellerimizde konyak kadehleri gittik oturduk. Garson viski şişesine davrandı, bardaklarımıza uzandı. “Bunda konyak var,” diyecek oldum, Halit Çapın hissetti, masanın altından ayağıma bir tekme… Racon böyleymiş, bardaklarda viski var sanmışlar. Mecburen çaktırmadık. Konyağın üzerine boca edilen viskiyi yudumlamaya başladık.

Yarın: Halil Ergün’den Kadir İnanır’a ünlüler cenneti ve patlayan silahlar

2 gün

        Dündar Kılıç nasıl ölçülü, saygılı bir insan anlatamam. O zamanlar Yeşilçam’da bir film şirketi kurmuş. Ben de yönetmenliğe kafamı takmışım. Konyaklı viskinin de etki etkisiyle başladım anlatmaya. Sessizce dinliyor, bazen birkaç kelime söylüyor. Belli ki aklı başka yerlerde. Sabaha kadar dinledi. Ertesi gün öğrendik ki meğer Dündar Kılıç, bizim yanımıza gelmeden önce Çakıl gazinosunda silahlı saldırıya uğramış. Bu nasıl bir insandı? Önce silahlı bir çatışmaya girmiş, canını kurtarmış, yarım saat sonra oturup sabaha kadar 20 yaşında bir gencin hezeyanlarını dinlemişti.

           Starlarımız siperde

           Artık yavaş yavaş palazlanmaya başlamışız. Ön masalarda filan oturuyoruz. O günlerde Halil Ergün’ü tanımıştım. Ankara’dan ilk geldiği günler. ‘Asiye Nasıl Kurtuldu’yu sergiliyorlar. Yine çatık kaşlı sapına kadar solcu bir kardeş. Bir gece aynı masaya düştük. Şamatanın son demleri yaşanıyor Klüp 12’de. Halil böyle bir yerde olmayı yediremiyor ya kendine, bana döndü, durumu kurtarmaya çalıştı: “Ben buraya gözlem yapmaya geldim.” Sanırsınız, ‘örgütü’ oraya onu görevli yollamış, “Git bak bakalım bu Klüp 12’de neler oluyor?” demişler. Bu yazıyı yazarken telefonu açtım, hatırlattım. Bir kahkaha attı... “Evet,” dedi. “İstanbul, işte öyle başlamıştı. Ve böyle değişti...”

        Kadir İnanır’ın yeni parladığı dönemler. Filiz Akın’la ‘Utanç’ filmini çekiyor. Yine bir masada oturmuşuz. Yine sahnede Huysuz Virjin. Neredeyse gün doğacak. “Sabah film çekimin yok mu?” dedim. “Zaten uyumayacağım, sete öyle gideceğim. Rolüm onu gerektiriyor. Uykusuz ve kanlı gözlerle olmam lazım.” Yalandan kim ölmüş? Öyle bir yerdi işte Klüp 12. Orada olmak için mutlaka bir neden bulurdunuz.

          O günlerde, uzun boylu yakışıklı genç bir adamı ölesiye kıskanırdık. Her gece yanında birbirinden güzel genç kadınlarla gelip en ön masaya otururdu. Beşiktaş’ın ve Milli takımın ünlü futbolcusu Yusuf Tunaoğlu. O da antreman sahası olarak Klüp 12’yi seçenlerdendi. Kimileri için göz göre göre futbol yaşamını bitiriyordu. Onlar haklı çıktılar. Aradan yıllar geçti. O, futbol yaşamını çoktan noktalamış ama yakışlığından bir şey kaybetmemişti. Çiçek barda tanıştık. Birkaç kere birlikte oturduk. Nasıl da çelebi bir insandı. Klüp 12 dönemlerinde onu nasıl kıskandığımı anlattım. Tatlı tatlı güldü. Bir cumartesi gecesi haberleri izlerken onun vefat ettiğini öğrendim. Kalbine yenilmişti. Ama gençliğinin en güzel dönemlerini layıkıyla geçirenlerdendi.

           Randevu evindeki sevgilim

           Orada kız tavlamak hiç de öyle kolay değildi aslında. Hele bizim gibi tıfıllar için. Onlara bakıp iç geçirirdik. Çaresizlik bu ya, bir gece iki sokak ötede bir randevu evine uğradım. Nedenini sormayın. Bir kış gecesi. Ortada kocaman bir odun sobası yanıyor. Nasıl sıcak anlatamam. Belli belirsiz bir ter kokusu sarmış her yanı. Birkaç iskemlede bekleyen bıyıklı ‘bizimkiler’. Ortalıkta dolaşan yarı çıplak genç kadınlar. Aniden onu gördüm. Klüp 12’de bana suratını çeviren kızlardan birini. Göz göze geldik bir an. Yanıma yaklaştı. Yüzündeki ifadeyi hiç unutamıyorum. “Burada çalıştığımı kimseye söyleme n’olur,” dedi. İçim ezildi. Çıktım gittim, kendimi gecenin ayazına attım. O günden sonra her gece Klüp 12’de karşılaştığımızda, ikimiz de bir suçlu gibi gözlerimizi birbirinden kaçırdık. Çünkü paylaşacak bir sırrımız vardı.

Ve kahreden kurşunlar

Ama bu tatlı öykünün sonu çok acı geldi. 1975 yılının 20 Ocak günü bir başka mekânda, Gala Klüp’te patlayan silahlar, İstanbul gece hayatında bir dönemi de bitiriyordu. Klüp 12’nin sahibi Ertuğrul Kahraman’dı. Ortalıkta pek görünmeyen, iriyarı, kibar bir adamdı. Gala Klüp’ün sahibi de Behlül Vural. O kış günü, öğleden sonra Ertuğrul Kahraman ve adamları Gala’yı basıp ortalığa kurşun yağdırmaya başlamışlardı. Büyük bir ihtimalle bir göz dağıydı bu. Çünkü o saatte kulüpte kimseler yoktu. Üç kişinin dışında. Merdivenlerden çıkmakta olan bir savcı yardımcısı, kör kurşunlardan birine hedef olup oracıkta hayatını kaybetmişti. Silah sesleri boş salonda da yankılanmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan kulisten fırlayan DJ Sabahattin Akışık da kanlar içinde yere yıkılıyordu. Sabahattin de ünlü bir gece kulübü sahibinin oğluydu: Rafet Akışık’ın... Rastlantılar bununla da bitmiyordu. Behlül Vural ile Rafet Akışık akrabaydı.

              Bu olayın tek tanığı olan Aykut Akışık, o kanlı saatleri bugün şöyle anlatıyordu: “Ağabeyimle kuliste oturuyorduk. Birden salondan gelen silah seslerini duyduk. Ağabeyim fırladı. Ne oluyor demeye kalmadan birkaç el silah sesi ve bir feryat duydum. Dışarıya çıktığımda ağabeyim yerde yatıyordu. Kollarımda can verdi. 25 yaşındaydı ve Kıbrıs harbinden döneli bir yıl olmuştu.”

              Ertuğrul Kahraman teslim oldu ve birkaç ay sonra demir parmaklıklar arasında kurşun yağmuruna tutuldu. Öldürmeyen Allah öldürmez demişler. Şimdi Bodrum’da bir yerlerdeymiş. Olayın gerçek nedeni bugün bile bir sis perdesi altında. Görünürdeki neden, siyahi bir şarkıcının iki mekân arasında transferine bağlanmıştı o günlerde. Ama gerçek bu muydu? Yoksa kulüpler arası bir hesaplaşma, ya da bir başka çıkar çatışması mı bilinmez. Bilinen tek bir şey var ki bu olay Klüp 12’nin sonu oldu.

              Ve Halil Ergun’un dediği gibi, “Belki de başka bir İstanbul’un başlangıcı.”