Peki nasıl hatırlayacağız?
Tabi ki Hülya Avşar’ın o meşhur “haşin, kararlı ve tehditkâr muhafazakâr bakışlarını” attığı yemek masasındaki o sahneyle…
Bir “Nişantaşı züppesi” ile “Başakşehir muhafazakârı” aynı masada oturursa
Masada bir “Nişantaşı kokonası” ile “Başakşehir muhafazakârı” sembolü iki kadın görüyoruz…
Biri ne kadar iticiyse öteki o kadar kararlı…
Biri ne kadar “Halktan kopuksa” öteki o kadar “Halk adına konuşan biri…”
Sanki tarihi bir hesaplaşmaya tanık oluyoruz masada.
“Yepyeni Türkiye’nin” muteber kadını, “Eski Türkiye’nin” “kibirli ve şımarık laikine” haddini bildiriyor, “Burası bizim memleketimiz” dersi veriyor.
Tarihe geçecek bir diyalog
Muhafazakâr ve geleneksel aileden gelmiş Hülya Avşar, ilk bölümde başı örtülü…
Sonradan şehir hayatına “uyum” sağlıyor, baş örtüsünün yerini bone alıyor. Küpeler sarkıyor.
Ama değişse de hala “Millî ve yerli…”
Karşısındaki ukala “Nişantaşı elitine”, “Şimdi sen masaya ne yemeği getirdin” diye sorunca, yukardan bakan gözler ve aynı hizadan gelen bir sesle şu cevabı alıyor:
“Roasted porc with carrots”
Vay vay vay… Hem de İngilizce…
Havuçlu domuz rosto…
Allah’ım 78 yaşıma geldim ben niye böyle bir masada oturmadım?
78 yaşındayım.
78 yıldır ülkemin, başka ülkelerin Müslüman, Hristiyan, ateist, deist, sofralarında yemek yiyorum.
Hayatımda ne bir gün ne bir kimse önüme böyle bir menü koydu...
Altı yıl Paris’te yaşadım, 78 yıldır birçok ülkeden tanıdığımın evine yemeğe gittim…
Orada böyle bir masa görmedim…
Neyim eksik benim, niye mahrum oldum böyle bir sahneden, niye böyle muazzam bir tarihi hesaplaşmaya tanık olamadım diye hayıflandım seyrederken…
Hem filmin yönetmenine hem Hülya Avşar’a bu ülkenin bütün laiklerine haddini bildiren bu olağanüstü yaratıcı sahne için teşekkür ediyorum.
Sayelerinde biz de bu tarihi anda, Yeni Türkiye’nin bu ibret dolu sahnesinde “Being there” duygusu yaşadık.
Boya küpüne düşmüş iki vatandaş prototipi
Bu duygularla ve heyecanla, bu tarihi hesaplaşma anının aktörlerine dikkatli bir gözle baktım.
Özellikle bu arenanın iki kadın gladyatörüne tabi…
İkisi de boya küpüne girmiş iki kutuptan birer klişe vatandaş prototipi…
Visconti’nin Venedik’te Ölüm” filminde, Hotel de Bains’in bahçesindeki yemek sırasında masaya gelen müzisyenin, çürük dişleri ile sırıtarak “Şirokko” deyişi geldi gözümün önüne…
Onun kadar abartılmış, onun kadar rüküş bir boyamaç…
Adeta İtalyan Commedia de la Arte’si, Japon Kabuki tiyatrosu ile ortak kültür tatbikatı yapıyor.
İsmail Saymaz niye kadar saydırdı Hülya’ya?
Bizim mahalle bu diziye çok sinirlendi.
İsmail Saymaz, çok fena saydırdı Hülya’ya.
Ben galiba tuhaf bir adamım.
Nedense çok sevdim sahneyi.
Vallahi de billahi de sevdim.
Çünkü kahkahalar attım, defalarca kahkahalar atarak izledim.
Neticede bu sinema…
Yönetmen ve senarist istediği kişiye istediği karakteri verir.
Biz de o filmi istediğimiz gibi seyrederiz.
Hülya’nın makyajı, Recep İvedik’in boyama sakalı
Ben mesela bir komedi filmi gibi seyrettim bu sahneyi.
Bir Recep İvedik filmi kadar sevdim.
Çünkü Hülya Avşar’ın makyajı ve konuşma tarzı, Recep İvedik’in boyama sakalı ve konuşması kadar “gerçekçi” ve komikti.
Sinan Çetin kısa metrajı kadar ideoloji tıkıştırılmış
Diyaloglar ise bir Sinan Çetin filmi gibiydi. Yönetmen onun kadar maharetli biçimde, 10 dakikalık kısacık sahneye ondan bile daha abuk bir ideolojik takıntıyı tıkıştırmayı başarmış…
Hani yaptığı kısa metrajlı o inanılmaz “Tek Parti döneminde yasaklanan Türk müziği” filmi vardı ya…
Türk müziği çalmak da dinlemek de “Yassahtır” günlerinde, hücre gibi bir evde gizlice Türk müziği çalıp dinleyen zavallı “Underground” köylülere baskın yaparak dipçiklerle zulmeden Tek Parti jandarmalarını anlattığı sahne…
Ne kadar gülmüştüm ona da sinirlerimi tutamayıp.
Al birini tıkıştır ötekine… “Mübalağa” diye bir sanat varsa, “Copycat” iki başeser…
Hangisi daha başarılı Hülya mı Doğu’mu Ali mi?
Bu sahneyi seyrederken düşündüm.
Son zamanlarda yeni ve çok başarılı bir “Yükselen muhafazakâr mizah” var.
Mesela Doğu Demirkol…
Mesela onun “Ebu Huzeyfe” parodisi…
“Ölen yengenin Chanel 5 miski amber kokusu” parodisi…
Ali Congun’un stand-up parodileri…
Bu sahneyi işte onların bayağı ve seviyesiz bir versiyonu gibi izliyorum.
Olsun ben “Kitsch’i” de çok severim.
Sakın telefona sarılıp CİMER’e ihbarda bulunmayın
Aman dikkat…
Lütfen siz de benim gibi seyredin, yemin ediyorum çok eğleneceksiniz.
Ciddiye almayın.
Ciddiye alırsanız maazallah, bu sahneyi çok bayağı ama çok “ağır bir provokasyon” gibi görürsünüz.
Öyle bakıp, sakın ola hemen telefona sarılıp CİMER ihbar hattına, “Halkın bir bölümünü aşağılamak ve öteki bölümünü ona karşı kin ve nefretle bölmek” falan gibi şeylerle ihbar etmeye kalkmayın.
Alt tarafı başarısız bir mizah…
Komik bir ramazan eğlencesi deyin, gülün geçin…
Bu dizinin ilk bölümünü 2,5 milyon kişi izlemiş
AKP iktidarı bir zamanlar “Beraber yürüdük aynı yağmurun altında” şarkısını çok sevmişti.
Seçim şarkıları yaptırmıştı ondan.
Merak ettim.