MedyaFaresi MedyaFaresi

Terapist Berna Dolunay Soysert: Hırs Denetimsizse Yıkıcı ve Tehlikelidir

Dolunay Soysert dijital platform Gain’de yayınlanan Terapist dizisinde Berna karakteriyle karşımıza çıktı. Kişilik bozuklukları ve psikotik hastalıklar konusunda uzman bir terapistin eşinin öldürülmesiyle hayatının altüst olmasını konu alan dizi 15’er dakikalık bölümlerden oluşuyor.

Eklenme: 24 Ocak 2021 10:39 - Güncelleme: 24 Ocak 2021 17:00

Komediye çok yakışan, Latife Hanım ve Halide Edip Adıvar’ı da canlandıran oyuncu Dolunay Soysert Cumhuriyet gazetesinden Elif  Tokbay'ın sorularını yanıtladı

- Gain'de farklı bir rolle karşımıza çıktınız? Nasıl dahil oldunuz, rolünüzü anlatır mısınız bize?

Farklı işler yapılmaya başlanınca biz de farklı roller oynama fırsatı buluyoruz. Ne yazık ki sektörde hâlâ ezbere casting yapma alışkanlığı var. Yapımcı, kanal ya da yönetmen, oyuncuyu seyircinin kodladığı karakterden alıp başka bir karakterde denemeye çoğu zaman cesaret edemiyor. Dolayısıyla biz de üzerimize yapışmış ve yelpazemizde ilk akla gelen çoğu zaman fiziksel görünüş çıkışlı rollere mahkum oluyoruz.

Projeler değişse bile yıllardır hep aynı şeyi oynuyormuşsunuz gibi bir his yaratıyor oyuncuda bu. Oysa her oyuncunun farklı, kendine ters, kendini araştırabileceği ve yeniden yaratabileceği rollere iştahı vardır. Ama az başa geliyor. Terapist ve Berna bu yüzden senaryo olarak elime geldiği anda beni çok heyecanlandırdı. Çok farklıydı, seyircinin bende görmeye alışık olduğunu değil, tersini istiyorlar diye mutlu oldum. Ayrıca süre olarak bu kadar kısa dizi ilk defa deneniyordu. O da çok cazip geldi.

Bu kadar kısa süreli bir işte, kuvvetli bir hikâye ve bu hikâye için kuvvetli bir yönetmen gözü gerekiyordu. Senaryoyu çok beğendim ve yönetmeninin işlerini heyecanla takip ettiğim sevgili Zeynep Dadak olduğunu görünce de daha fazla düşünmek şımarıklık olacaktı. Bazen bir işten tüm bekledikleriniz yan yana gelir ve o sete koşarak gidersiniz. Benim için Terapist böyle bir proje oldu.

- Dizilerde farklı konular anlatılmaya başlandı. Aslında geç bile kalındı. Psikolojik hikâyeler hiç olmadığı kadar gündemde. Neye bağlıyorsunuz? Artık klasik aşk hikâyelerinin vakti geçti mi sizce? 

Çağ değişiyor, hissettiklerimiz, beğenilerimiz, bizler değişiyoruz. Elbet hikâyeler de değişecek ve değişmeye devam edecek. Muhtemelen önümüzdeki yıl bir röportaj daha yapsak, o zaman da yeni popüler konuyu konuşuyor olacağız. O kadar hızlı ve hoyratça tüketiyoruz ki ama dediğim gibi devir bu, idareli tüketme diye bir şey yok. Bu yıl böyle bir furya başladı, bir iş tuttu arkasından benzerleri onu takip etmeye başladı. Psikoloji yeni keşfedilen bir şey değil, hikâyeleriyle orda hep duruyordu. Yeni bir şey bulmuş gibi davranıyoruz oysa.

“Televizyon projesi olarak yapılmaya yeni cesaret edildi” desek daha doğru olacak. Klasik olan hiçbir şeyin vakti geçmez, anlatımlar değişir. Hikâyeler insanın 8 temel duygusu ve bu duyguların insandaki sosyal ve kültürel durumlarından çıkar ancak bulunduğu döneme göre anlatımla farklılaşırlar. O yüzden klasik aşk hikâyesinin de, öç hikâyesinin de devri asla geçmeyecek sadece bulunduğu dönemin insanını yakalamak için anlatımı değişecek ama temel duygusu aynı kalacaktır.

- Canlandırdığınız karakter ilk bölümde "Zor durumlarda kendimiz elimizi kolumuzu bağlıyoruz" diye bir cümle kuruyor. Sizce de öyle mi? Siz zor durumlarda ilk önce ne yaparsınız?

Bu karakterin düşüncesi tabii. İçinde olduğu psikolojik halde, kendine öfkeli ve zor durumları kendi için daha da zorlaştıran biri Berna. Bu cümleyi söylerken kendine isyan ettiğini düşünmüştüm. Ben kendime bu kadar öfkeli kalamıyorum. Bağışlayıcı bir yer buluyorum mutlaka. Devam edebilmek, sağlıklı yaşayabilmek için başka çaremiz yok zaten.

- 15 dakikalık dizi nasıl bir lüks? Siz de uzun süreli dizilerde oynadınız. Yoksa geri planda yine aynı çalışma süreleri ve aynı zorluklar var mı?

Hem de ne lüks size anlatamam. İşin yayın süresi kısaldıkça, telaş ve yetiştirme kaygısı ortadan kalkıyor. Geniş ve rahat zaman, bir yaratıcılık alanı açıyor. Denemek için, konuşmak için, tartışmak ve bulmak için zaman var. Hatta payınız azalıyor, detaylı ve özenli çalışmış oluyorsunuz. Bu tüm ekip için geçerli. Mutluyduk biz Terapist’i çekerken çünkü medeni çalışma süreleri ve şartlarında, işimizin keyfini çıkararak çalıştık. Üstelikte pandemi şartlarında olmamıza rağmen tüm ekibin hassasiyeti ve özverisiyle içimize sinen bir proje teslim ettik.

- Dizide 4 hasta, terapistlerini bırakmamak için doktorun eşini öldürüyor. Terapist modern insan için bu kadar vazgeçilmez mi? Terapiye inanır mısınız?

Dizide 5 hastayız ve daha katil belli değil. 7. Bölümde ortaya çıkacak. Terapiye elbet ki inanıyorum özellikle geçtiğimiz şu ağır pandemi döneminde hepimizin bir miktar yardıma ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Kendi kendimizle fazlaca kalıp alışkın olduğumuz pek çok şey elimizden yitip üstüne bir de korku eklenince psikolojik sağlığı iyi tutabilmek maharet oldu. Keşke bizler için vazgeçilmez olsa terapistler o zaman kendini keşfetmiş, sorunlara daha çözüm odaklı yaklaşan daha barış motivasyonu yüksek insanlar olurdu modern çağın insanı.

Terapi psikolojik rahatsızlıklarda bir tedavi süreci gibi algılanıyor ancak insanın kendini keşfetme yolculuğudur aslında. Nasıl biri olduğunuzu, duygu ve düşüncelerimizi, bilinçaltından gelen davranışlarımızı bir profesyonelle konuşarak keşfetmek insanın kendi için yapacağı kıymetli bir yatırım.

- Tiyatro, sinema, dizi... Bu üçü size ne ifade ediyor, hangisinin nesinden besleniyorsunuz?

Ben oyuncuyum. Oynadığım sürece hiçbirini diğerinden ayıramam. Oynama halini seviyorum ben ama hepsinin yaparken duygusu ve serüveni farklı. Tiyatroda oyunun seyirciyle buluşup yeniden biçimlenmesine, reaksiyonun aksiyonun hemen arkasından gelmesine, taze alkışına, seyirciyi hissetmesine doyamam. Filmin bütünlüğünü, biricikliğini ve ölümsüzlüğünü severim.

Dizinin hızını ve beni hep kondüsyonda tutmasını, hikâyeyi geniş kitlelere yaymasını severim. Seslendirmede ben ve mikrofon vardır, gözümü kapar hayalimde oynarım. Kısaca ben işimi severim, sıkıntılı yerlerine değil, mutlu olduğum alanlarına odaklanırım.

- Peki ya başarı, şans, hırs, azim.. Hangisi vazgeçilmez, hangisine bel bağlamazsınız?

Ben çalışmaya inanırım. Azme inanırım. Bu ikisi varsa başarı zaten gelir. Şans kimi zaman hediye düşer önünüze kimi zaman kendinizin yarattığı bir şeydir. Kendi yarattığım daha kıymetlidir, içinde emek, akıl, cesaret vardır. Hırs yerine vazgeçmemeyi koydum ben. Hırsı, denetimsizse -ki çok çabuk yoldan çıkan bir duygudur- yıkıcı ve tehlikeli buluyorum. Oysa vazgeçmemek kolay, pes etmemek güzeldir. Geliştirir, çözüm üretir, tekrar denetir. Ama hepsinin üstünde “Hayal “var benim için. Bir hayalin yoksa hepsi boşuna. 

- Senaryolardaki kadın imgesi de sorunlu mu sizce. Daha entrikacı, daha mağdur ve daha zayıf mı gösteriliyorlar?

Tek boyutlu, derinliği yok. Keskin köşeli yaratılıyor kadınlar. Tek bir uç duygu üzerinden yazılan bu kadınlar diğer insani zaaf ve özellikleri görünmediğinden çoğu zaman yalan ya da karikatür kalıyorlar.

- İyi bir dost musunuz?

Bunu dostlarıma sormalısınız.

- Arayıp da bulamadığınız neler var?

Bir şey bulmak için yola çıkmadım, o yüzden aramıyorum da. Elimdekiler neler, bunlarla ne yapıyorum diye bakıyor ve daha neler karşıma çıkacak bu hayatta acaba diye umutlanıyorum. Benimki telaşlı bir arama hali ya da bulma beklentisi değil yani. İyimser bir merakla bekleme hali...