MedyaFaresi MedyaFaresi

Ağırlaştırılmış müebbet hapsi istenen Mücella Yapıcı: Haftaya tutuklanabilirim

Gezi davası kapsamında hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen yüksek mühendis Mücella Yapıcı, Tükenmez Haber'e yaptığı açıklamada davanın 18 Şubat’taki duruşmasında ya da bir hafta sonra tutuklanabileceğini söyledi.

Eklenme: 12 Şubat 2020 11:01 - Güncelleme: 12 Şubat 2020 11:05

Geçtiğimiz gün Taksim Dayanışması, TMMOB Mimarlar Odası, Büyükkent Şubesi’nde gerçekleştirdiği basın toplantısında 18 Şubat’ta altıncı duruşması görülecek olan Gezi Davası’na çağrı yaptı.

Davada yargılanan isimler, katılımcılar tarafından ayakta alkışlandı.

Basın açıklamasının ardından söyleşi için bir araya geldiğimiz Mimarlar Odası ÇED Danışma Kurulu Sekteteri, yüksek mühendis, mimar ve kent mühendisi Mücella Yapıcı ’Hesap sorulması gerekenler aslında o sekiz çocuğun katilleri. Hatta katilleri mağdur ettiler. Gözünü, işini, hayatını kaybedenlerin hesabı sorulması gerekirken böyle yapıldı. Tarih bunu yazacaktır’ diyerek davanın 18 Şubat’taki duruşmasında ya da bir hafta sonra tutuklanabileceğini söyledi.

AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET

Gezi Davası’nda 6 Şubat tarihinde dosyaya giren savcı mütalaasında Mücella Yapıcı, Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu’nun ağırlaştırılmış müebbet hapsi talep edildi. Bu suç, TCK’nin 312. maddesinde ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs’ olarak geçiyor. Öte yandan Can Atalay, Tayfun Kahraman, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Yiğit Ali Ekmekçi ve Çiğdem Mater Utku’nun da ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs’ suçlamasıyla 15 yıldan 20 yıla kadar hapisleri isteniyor.

SAMİ ELVAN DA YANINDA

Taksim Dayanışması’nın basın açıklamasından sonra Mimarlar Odası’nda buluştuğumuz Yapıcı’nın yanında onlarca insan var. Onlardan biri de Gezi Parkı eylemleri sırasında Okmeydanı’ndaki protestolarda başına gaz fişeği isabet etmesi sonucu 15 yaşındayken yaşamını yitiren Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan. Yapıcı, Gezi Parkı’nda yaşamını yitirenlerin ailelerinin, sol kesimin, avukatların, mimar ve mühendislerin yakınen tanıdığı bir isim.

‘BAŞIMIZA GELENLER BU TOPLUMU TEKRAR SUSKUNLUĞA İTMEK İÇİNDİR’

Yapıcı, Gezi Parkı protestolarını anlatırken ‘Dünyanın en sevecen şeyiydi, herkes birbiriyle dost oldu’ ifadelerini kullanıyor. Geleceğe dair umudu kaybetmemenin de önemli olduğunu söyleyen Yapıcı, “Farkında olmanın getirdiği sorumluluklara sahip çıkmak lazım. Bazen söylediklerimizden değil söylemediklerimizden de sorumluyuz. Bizim bugün başımıza gelenler bu toplumu tekrar suskunluğa itmek içindir diye düşünüyorum” dedi. 

‘ANNEM GEZİ PARKI'NDA MAMA YEDİRİRDİ’

Yapıcı, Gezi Parkı ile olan ilişkisini de şu sözlerle anlatıyor:

"Ben İstanbulluyum, Beyoğlu doğumluyum. Bütün bebekliğim parkta geçti. Parkta mama yedirirdi annem"

Mücella Yapıcı ile Gezi Davası ve Gezi Parkı, Kanal İstanbul, üçüncü havalimanı ve üçüncü köprü hakkında gerçekleştirdiğimiz söyleşi şu şekilde:

Ortada uzun bir iddianame var ağırlaştırılmış müebbet talebiyle yargılananlardan birisiniz. Buna ilişkin konuşalım. Hisleriniz nelerdir?

Bunu önce Gezi’ye bağlamak lazım. Ben yüksek mühendis, mimar ve kent mühendisiyim. Mesleğimi uzun yıllar meslek ilkeleri gereği zaten bu kentin hatta sadece kent de değil dünyadaki bütün kamusal alanların, kültür ve tarihi varlıkların korunması ve geliştirilmesi konusunda çalışıyorum. Bu arada uzun yıllardır Mimarlar Odası’nda da ÇED Danışma Kurulu Sekteterliği yapıyorum. Özellikle TMMOB ve Mimarlar Odası, kurulduğundan beri toplum hizmetinde bir mimarlığı şiar edinmiştir. Bu nedenle kent meseleleriyle çok ciddi olarak iç içedir. Anayasal olarak meslek odalarının görevi bu konuda idareleri uyarmak ve onu yargıya götürme hakları vardır. Anayasal kurumlardır meslek odaları. Biraz yanlış biliniyor. STK olarak biliniyor ama kamu kurumu niteliğinde meslek odalarıdır. Ben aslında kamu adına görev yapıyorum. 2011’de özellikle 1980’lerden sonra Türkiye’de değişen bir ekonomik politika var.

‘BU POLİTİKALARIN UYGULAYICISI AKP İKTİDARI OLDU’

Üretimden kopmuş, kendini sadece inşaat ve elektrik sektörüne bağlayan, özellikle de kentsel rantın ekonomik sermaye birikimi sürecinin tepesine koyan bir politika var. Bu politikanın en büyük uygulayıcısı da AKP iktidarı oldu. Bütün kanunlar değiştirildi, deprem kullanıldı. Yok kentsel dönüşümler yok mega projeler gibi… Bu aslında bir siyasi sistem. Dünyada da bu sistemi görüyoruz. Fakat artık bizde çok ileri gitti bu. 2011’de biliyorsunuz Kanal İstanbul, Üçüncü Köprü ve yeni havaalanı çılgın projeleri açıklanmadan önce Taksim’de yayalaştırma projesi ortaya çıktı. O yayalaştırma projesinin özü de kültür ve kent mirası olan tescilli Gezi Parkı’na orada evvelce var olan ve defalarca yıkılmış Topçu Kışlası’nın yeniden inşası getirildi. Biz tabii ki davalar açtık. Taksim Dayanışması kuruldu. Çok önemlidir. Taksim Dayanışması’nın kent ve toplumsal hareketler içindeki kuruluşu 11 Şubat 2012’ydi sanıyorum. İşte planlara itiraz edildi ama ne yazık ki kurul da reddetti. Fakat dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın meşhur lafı vardı. ‘Ben bu reddi reddediyorum’ diye. Kendisini her şeyin üzerine koyarak inşaatı başlattı. Daha doğrusu yol inşaatlarını başlattı. O sırada da aslında hiçbir yerde olmayan, kendi projelerinde olmayan Divan Oteli’nin yanındaki ağaçları, parkı altı metre kesmeye başladı.

‘MİDE KANAMASI GEÇİRDİM’

O sırada biz oraya gittik. Halk zaten oraya sahip çıkıyordu. Anlatmaya çalıştık bunun hukuksuzluğunu ‘hiçbir izniniz yok’ falan diye. Sonra inanılmaz bir şekilde 30 tane adam, birileri çıktı. ‘Erkek insan’ diyorum ben. Kim olduğunu anlayamadığımız. Kırmızılı kadının falan olduğu zamanlar ben de oradaydım. İnanılmaz bir gaz saldırısına uğradık. Ben ciddi rahatsızlandım, mide kanaması geçirdim falan filan. Yetmedi, orada çocuklar nöbet tutuyorlardı. Çadırlarına saldırıldı, çadırlar yakıldı ve bu büyük bir infial doğurdu toplumda. O kadar temel haklarımız için mahallemiz, ormanımız yani. O zaman da hakikaten Türkiye halkı ne kadar itirazı, sıkışmışlığı varsa cebine koyup koştu meydanlara. Çok iyi hatırlıyorum, inanılmaz bir gaz şiddeti vardı ama yüz binlerce kişi gazdan kaçıyordu bir kişinin canı bile incinmedi. Kimse birbirini itmedi. Dünyanın en sevecen şeyiydi, herkes birbiriyle dost oldu. Gençlik inanılmaz bir zekâ püskürttü ortaya yani inanılmaz tabii! Yaşlılar, gençler, anneler. Hatırlarsınız analara ‘çocuklarınızı alın, evinize gidin’ dendiğinde bütün anneler ertesi gün çocuklarını alıp parka geldi.

‘GEZİ’NİN FİNANSÖRÜ OLDUĞUMU SÖYLEMİŞ. BU BENİ ÇOK GÜLDÜRDÜ, ZENGİN DE GÖSTERİYOR’

Ama ne yazık ki Vali bir gün parka çağırmıştı hepimizi. Biz de toplanıp giderken gözaltına aldılar. Ben dahil beş kişi ‘suç örgütü kurmak ve yönetmek’ten yargılandık. O da çok komikti. Fakat o yargı sürecinden sonra beraat ettik hepimiz. İşte biri de orada (eliyle işaret ediyor) Çerkezoğlu’dur. Beraat ettik ve beraatimiz kesinleşti. Beraat gerekçemiz de demokratik hakkımızı kullanmak. Şimdi o iddianamede özellikle benimle ilgili olan hukuksuz dinlemeler, şunlar bunlar altı sene sonra tekrar o iddianameden, fezlekelerden kopartıp bu sefer başka bir iddianame çıkardılar ortaya. İnanılmaz bir şey bu. Bu iddianamenin de ortaya çıkmasında 2016’da bir tane ­­aslında bir siyasi partiden, TKP’de uzun süre çalışmış. Akıl sağlığı problemiyle ordudan ve TKP’den atıldığını söyleyen Murat Papuç Eren, sonra Eren olmuş soyadı. Soyadını değiştirmiş. Osman Kavala’yı esas alarak fon örgütü, OTPOR, Mehmet Ali Alabora yani… Hakikaten akıl sır ermez. Neredeyse Arap Baharı’nı, bilmem neyi, her şeyi örgütlemişler. Bir iddianame hazırlandı ve bu iddianamenin Gezi’yle bağlantısı da Tayfun (Kahraman) arkadaşımız, Can (Atalay) ve benimle kuruldu. Bu da nasıl kuruldu? Çok komik bir şekilde. Bu arkadaş bir yerlerde Osman Kavala’nın, Can Atalay’ın ve benim Gezi’nin finansörü olduğumu, bunu da herkesin bildiğini söylemiş. Tabii bu beni çok güldürdü, zengin de gösteriyor.

Bir kişinin ifadesine mi dayanıyor iddianame?

Evet aynen öyle. Bu kişi en önemli tanık o iddianamede. Her neyse vallahi çok da ciddiye almadık. Yani beş davada hepimizin derdi AİHM kararı da vardı biliyorsunuz Osman Kavala için. Osman arkadaşı tanımam da ben. Şeyden tanırım ama bir telefon görüşmem bile yok o dönemlerde. Bilirim Osman Kavala’yı herkes tanır fakat bir yakınlığım yok. Aaa bir de baktık böyle bir iddianame. Onun için ciddiye almadık. Beş duruşma sürdürüldü fakat hep hâkim değişti. Önce Osman Kavala’nın tahliyesini isteyen hakimler gönderildi. Onlara bir takım savunmalar yapıldı. Onlar boş yere çıktı.

‘O HAKİMİN DİPLOMASI TARTIŞILIR’

Sonra başka bir hâkim geldi. Bu gelen hâkim de… Hâkim diyemiyorum ama ne diyeyim şimdi? Hakaret etmeyeyim ama adaletten nasibini almamış. Aslında diploması da tartışılır bence. Hukukun hiçbir ilkesini göze almayan bir yargı sürecinden sonra birdenbire karara doğru yola çıkmaya başladılar. Bunu ben sorduğumda Osman Kavala’nın AİHM kararının yani 10 Aralık’tan 3 ay sonra kesinleşeceğini, devlet buna bir üst AİHM üst mahkemesinde karar verse bile tahliye edilmesi gerektiğini söylüyor avukatlar. Onun için 10 Mart’a kadar karara gidip hüküm bağlamaya çalışıyorlar. Bunun için de geçen hafta avukatlarımıza yani bu kadar 12 tane baronun geçen duruşmada bütün avukatların bütün hukuksuzluğa, canhıraş feryatlarına rağmen karşımıza garip bir mütalaa geldi. Mütalaada bu sefer Osman Kavala, Yiğit Aksakoğlu ve benim Türkiye hukukundaki en ağır ceza yani idam olsa idam vereceker. Böyle bir cezayla diğer arkadaşlarım için de bize yardım ve yataklıktan (gülüyor) Gülüyorum ama çok ağır… Yani bunu yaşamak bu topraklarda bu kadar darbe, ihtilal görmüş biri olarak… Yani yaşım icabı 12 Mart’ın 12 Eylül’ün hepsini gördüm. Sadece 60 İhtilali’nde çocuktum hatırlamıyorum. Bütün bu yargılamaları gördüm ama böyle saçma sapanını yani bu dönemdeki yargılamalardaki hukuksuzluğa, adaletsizliğe gerçekten aklım ermiyor, gerçekten… Bu süreç böyle.

Gezi Davası gibi tartışmalı başka yargılamalar da var. Bu kadar ağır cezalar istenmese de…

Evet. Bütün yargılamalar. Barış istedi diye yıllardır hocalarımızın işlerinden alınması… Yani artık iyiden saçmaladı sistem. Belki de çöküşe yakındır ne bileyim ben.

Son günlerde çok konuşulan konulardan biri de Kanal İstanbul. Gezi’yle paralel bir mesele olduğunu düşünüyorum...

Türkiye’nin ekonomisi dışa bağlı. Sermayenin buraya çağrılmasına ve kentin rantının, kamusal, toplumsal, ekolojik, tarihsel, kültürel her türlü değerinin yabancı sermayeye bir ganimet olarak sunulması ve oradan sıcak para beklenmesine dayalı bir ekonomimiz var ne yazık ki. Bu noktada Kanal İstanbul da aynı. Kanal İstanbul entegre bir proje. Üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve Kanal İstanbul entegre bir proje. 2011’de Recep Tayyip Erdoğan dedi ki ‘biz bir kanal yapacağız’ onun zaten derinliğini, her şeyini biliyordu. “Üçüncü köprü de buradan geçecek ve buradan çıkaracağımız kazılarla da Kuzey’de sulak alanları doldurup oraya üçüncü havalimanı yapacağız” dedi. Fakat bunlar böyle teker teker gündeme getirildi. Her birinde, hem üçüncü köprüde hem üçüncü havaalanında Kuzey çok ciddi bir şekilde talan edildi. Oradaki floristik fanus değerlerinin tümü çok ciddi değerlerinin tamamı çok ciddi bir şekilde talan edildi.

‘KANAL İSTANBUL BİRAZ BİZİM GEZİ İDDİANAMESİNE BENZİYOR’

Doğanın maliyetini ölçemezsiniz ama aynı zamanda bunlar kent ekonomisine, halkın cebine de çok ciddi zarar verdi. Kanal İstanbul bunlardan en çılgın olanı. Biraz bizim Gezi iddianamesine benziyor. Yani hiçbir bilimsel niteliği yok. Hiçbir şekilde tartışılmaması gereken bir projeyi getirip gündeme attılar. Bir de tabii bunun demokrasi yani var. Öyle de baktığınız zaman özellikle 2011’de Kanal İstanbul projesi ilan edildiğinde Van depremi vardı. Van depremi bahane edilerek bir afet yasası çıkarıldı. Afet yasasına göre bir takım rezerve alanları ilan edildi. Birden bire baktınız ki bir sürü rantı yüksek bölge rezerve alanı ilan edildi, riskli alan ilan edildi. Bu alandaki bütün idari yetkiler yerel yönetimden alınarak merkezi yönetime verildi. Bu yanı da çok kritik ve tehlikeli. Bir nevi kayyımdır bu. Güneydoğu’daki kayyımları açık açık atıyorlar haksız bir şekilde. İstanbul’da da bütün bu yapılanlar kayyım tayin etmeden bu tartışmanın dışında kentin bütün yetkilerini parçalayıp merkezi idareye bağlıyorlar. Kanal İstanbul’un böyle bir yanı da var. Van depreminden sonra 2011’de Tayyip Erdoğan bu üçlü projeyi ilan etti, hemen arkasından 2012’de çok önemli ekolojik koridor olan şimdi Kanal İstanbul’un üstüne plan yapılan alan rezerve alanı ilan etti ve oradaki bütün yetkiler merkeze geçti. Şimdi onun sürecini dinliyoruz. Kanal İstanbul gerçekten üçü birlikte etkilerini düşündüğümüzde sadece İstanbul için değil, Marmara, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’in deniz ekolojisi için etkileri kestirilemeyecek derecede tehlikeli bir girişim. Derhal vazgeçilmesi gerekiyor.

İstanbul’daki tartışmalı projelerden biri olarak üçüncü havalimanı var…

Üçüncü havalimanı zaten havalimanı yapılmayacak tek yere yapıldı. Havalimanlarının yer seçimi çok önemlidir. Çok büyük bedellere mâl oldu. Hem doğal hem ekonomik çok bedellere mâl oldu. Halkımız belki farkında değil ama biz gerçekten hem bu köprünün hem havaalanının zararlarını cebimizden ödüyoruz. Diğer köprüleri de. Çünkü Deli Dumrul köprüleri gibi bunlar. Geçseniz de geçmeseniz de parasını ödüyorsunuz ve bu kar onları inşa eden şirketlerin cebine gidiyor. Şirketler zarar etse dahi çıkarılan kanunla devlet ödüyor, dolayısıyla biz ödüyoruz.

Gezi’ye bir daha dönecek olursak…

Gezi’nin önemi toplumun kendine ait olmayan ama herkese ait olan bir parkı koruma içgüdüsüdür. Bu parkı korurken kendi hayatına karışılmamasını istedi. Sağlıklı bir çevrede, mahallede yaşama talebi. Gençlerin özgürlük ve ‘hayatıma karışma’ talebi. Bütün bunlarla birleştiğinde bugün toplumun, halkın, yurttaşların İstanbul’dan, Hatay’dan ses çıkaran yurttaşların artık bu şekilde yönetilmek istemediklerinin, sağlıklı bir çevrede yaşamak istediklerinin, böyle bir eğitim sistemini istemediklerinin, kadınların artık öldürülmek istemediklerinin bütün bunların ağacıyla böceğiyle bütün değerleriyle daha yaşanılır bir dünyaya olan özlemleridir ifade ettikleri. Eğer bu özlemleri dile getirmek idamlık bir suçsa… Ne denilebilir?

Gezi Parkı’nın yakınında Cumhurbaşkanlığı çadırı ve camii inşaatı var. Gezi Parkı’nın durumunu bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hakikaten güzelim bir yeri perişan ettiler ama sanıyorum yavaş yavaş özellikle Gezi Parkı’nın bakıma ihtiyacı var. O kadar büyük bir tahribat var ki… Yani nasıl dönebilir bilmiyorum. Güzelim Cumhuriyet Caddesi’ni nasıl döndüreceğiz? Döndürülebilir aslında. Cumhuriyet Caddesi bizim en önemli kültürel ve tarihi miraslarımızdan biriydi. Üzerinde ağaçlarını yok ettiler, şeyi yer altına alacağız diye. Hiçbir işe yaramayan, yer altında, son derece güvenliksiz, egzoz dumanlarıyla dolu garip şeyler yarattılar.  Üzerinde tarif edilemez bir boşluk. Sanırım o boşluğu da camii inşa ettikten sonra Cuma namazlarıyla doldurmayı düşünüyorlar. Düzelecektir diye düşünüyorum.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Geceleğe dair umudu kaybetmemek lazım. Farkında olmanın getirdiği sorumluluklara sahip çıkmak lazım. Bazen söylediklerimizden değil söylemediklerimizden de sorumluyuz. Bizim bugün başımıza gelenler bu toplumu tekrar suskunluğa itmek içindir diye düşünüyorum.

Gezi’nin sorumlusu bugün burada olanlar mı, yoksa katılan herkes mi yargılanmalıydı?

Gezi yargılanamaz ki. Nereye sıkıştırabilirsiniz. İnsanlar kalkıp kendi kendine oraya geldi. Bizler ancak o parkı korumak için bir araya gelmiş insanlardık. O kadar. Lideri, yönlendiricisi falan yoktu.

Fakat davada yargılanan bir kısım insan var…

Birinden hesap sorulacaksa hesap sorulması gerekenler aslında o sekiz çocuğun katilleri. Hatta katilleri mağdur ettiler. Gözünü, işini, hayatını kaybedenlerin hesabı sorulması gerekirken böyle yapıldı. Tarih bunu yazacaktır.

Kafka’nın Dava adlı romanını okudunuz mu?

Yani benziyor hakikaten. (gülüyor) Ben de Platon’unkini okuyup duruyorum zaten.

(TÜKENMEZ HABER - DENİZCAN AKAR)