Karagül’ün senaryosu kararmasın!

‘Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir’ demiş Tolstoy… Ekranda ilk yarılarını tamamlayan dizilerin ilerleyen bölümleri de Tolstoy’un bu sözüyle paralel bir tablo sergilemekte. İkinci sezona geçen yapımların 

Anibal Güleroğlu Yazar guleranibal@yahoo.com

Kuşkusuz dizilerin sezonlar boyu ekranda kalması, her zaman için geçerli bir temenni... Ancak bu uzun ömürlülüğün yarattığı tablo da dişe dokunur olmalı ki, diziye bağlanan izleyicinin beğenisi heba edilmesin ve zekâsı küçümsenmesin. Yani ‘Nasılsa bu iş tuttu’ mantığıyla hareket edilip, bölüm sayısı arttıkça senaryo kendini salmamalı ve hedefe giderken yol haritası çocukça eklemelerle doldurulmamalı. Aksi takdirde vefalı izleyici sayesinde reytingler düşmese bile, ortada izleme keyfinden eser kalmıyor. Tabii bu tabloyu sergilemeyen akıcı tempolu ve değişken konulu yapımlar da mevcut uzun ömürlü işler arasında. Ama ne yazık ki, kendini tekrara düşmenin heyecansızlığı veya dişe dokunmayan gereksizliklerle bölüm kazanma kaygısının yarattığı saçmalık durumu daha sık yaşanıyor. Şu sıralar benzer olumsuzlukla en çok göze batan iki yapım var FOX ekranında… Birisi, üçüncü sezonunu yaşayan ‘Karagül’… Diğeri de ikinci sezonundaki ‘O Hayat Benim’!Hani sanki bu iki yapım da, geçmişten gelen problemleri konu edipnintikam peşine düşen karakter takviyeleriyle senaryolarını yürütme noktasında sözleşmiş gibi. Mutfağında kaynar kazana dönen ‘O Hayat Benim’i bir başka yazıya bırakıp ‘Karagül’ün temposunu ve heyecanını yitiren senaryosundan göze çarpan iç karartıcı uyutmacılığı işaret edelim şimdi.

NİNNİ YERİNE KARAGÜL’ÜN ‘ÖÇ ALMA’ SEVDASI…

İlk bölümünden itibaren beğenerek izlediğim ve ‘Bu dizi tutar’ dediğim yapımlardan biridir ‘Karagül’. Gerek Halfeti’nin çekici atmosferi, gerek ruh titreten müziği, gerekse başlangıçtaki ilgi çekici konusuyla beğeniyi hak ettiği de bir gerçek. Ne var ki, son zamanlarda zirvedeki yerini korumakla birlikte, o eski tadı veremez oldu. Sebep, dizideki her sahnenin zamanın durduğu hissini yaratacak oranda uzatılması ve mantığa sığmayan içeriklerle dolması.Murat’ın onca zaman bekletilip ardından ‘Ceee…’ diyerek ölmesi başlı başına bir gelişim hatasıydı bana göre ya… Geçti gitti. Lakin ondan sonra yaşananlar da senaryonun kısır döngüye düşmesini hızlandırdı. Halen anılarıyla diziye katkıda bulunmasından vazgeçilemeyen Murat’ın ardından zaten pek etkili bir varlık göstermeyen Fırat’ı da öte tarafa yollayan ‘Karagül’de, didişebileceği erkek bulamayan Kendal kadınların arasında kalakaldı. Konağı ayakyolu yapan ex Oğuz Komutan Halfeti’yi bırakıp Şanverdilerin özel jandarmasına dönüşmüştü ama buradan da her daim kayda değer bir çatışmacılık çıkartmak mümkün değildi. Aynı şekilde Oğuz’un istifasını hazmedemeyen Serdar’ın atarları da devede kulaktı. Baran zaten analar arasında kalmış bir kuzu. Kasım da aşkın esaretindeki kapı kulu oldu. Yani dizideki ‘erkek’ olayı tam anlamıyla boşluğa düştü.

Kendal’ın konağındaki kadınlar deseniz, kadına yönelik şiddete karşı mesajcılıkları ve nenem hatun misali uyutucu nasihatçilikleri tamam da… Gerisi? Ebru başta olmak üzere afra tafra bol lakin sürekli kendilerini tekrarladıklarından hiçbirinde heyecan namına eser yok. Oğuz’u oyuncak eden Narin’in Ebru hıncı bölümler boyu sürdü, sonunda kof çıktı. Kadriye Hanım’ın Narin’le Ebru’yu ıssız kulübeye terk etme atraksiyonu, büyük lafların edildiği fırtınanın komedisinde alabora olup boşa kürek çekmeden ibaret kaldı. Melek ve Özlem’in aşk ateşlerinden medet umduk, onlar da bir kıvılcımlık canlarıyla nafile çıktı. Emine her daim heyecandan yoksun biçimde hizmet etmekle mükellef kılınmış… Senaryoyu canlandırmak için Ada’nın hırçınlığı bile yetmez oldu sonunda.Böylece Ebru ile Narin’i karşı karşıya getirip, hapishaneye düşmeyen kalmasın misali Narin’e de çocuk oyunu gibi bir intihara teşebbüsle evcimen mahpusluk yaşatan senaryonun temposu ağırlaştıkça ağırlaştı. Baran-Ebru-Narin açmazını sündürme gayretiyle rüyalı-kâbuslu uzatmalara gidilirken, ilave karakter olarak dershane öğretmeni ve onun yeğeni Emre çıkıverdi ortaya. Biraz yama gibi eğreti durdular Halfeti’nin ‘Karagül’ dokusunda ama neyse…Sonra bu da yetmedi. Şahingiller koptu geldi geçmişin ‘öç alma’ sevdasıyla… Gecenin bir vakti elini kolunu sallayarak konaktan çıkmayı hobi edinen Ada ile kendine hayrı olmayan Ayşe’nin tavşan gibi yakalanmasını hazmedemesek de yuttuk gitti. Ama Baran’ın, öncesi kar dolu devamındaysa her tarafın pırıl pırıl olduğu yoldaki, takip sürecinde Emre’nin karanlığa rağmen pür dikkat kızları kaçıran arabayı teşhis etmesine hiç inanamadık. Ardından Baran’ı takibe koyulmasını ve dahi tesadüfün bu kadarı dedirten tarzda her ikisinin de bir şekilde telefondan yoksun kalmasını... İçlerinden birinin geri dönüp polisi getirmek yerine, cebinde adisyonla dolaşan Ayşe’nin kimseye çaktırmadan bir bir atma becerisini gösterdiği kağıtları izleyip ‘Tak tak biz geldik’ diyerek yakalanma sahnelerini… Sinirlerimize hâkim olmaya çabalayarak izledik durduk. Tüm bunları bırakın yutmayı çiğneyemedik bile.Dahası abuk sabuk bir dövüş planı ve ‘Çocuğumu nasıl aldırırsın’ muhabbetinin ardından kurtulup, yaşanan ıvır zıvır gelişmelerle yine tutsak olarak koyun gibi ölümü bekleyen dört kafadarı şıp diye bulan cevval kadınların eli sopalı müdahalesi de var, senaryonun saçmalardan seçmeler sepetinde. Saçmalamayı olay yerine gelen polisin saldırıya uğrayan mağdurları öylece bırakmasıyla ve gece vakti acayip bir tavırla konağa gelen, aynı zamanda komutanlar görevde şapkasız gezebilir mi diye düşündüren, yeni komutanla sürdüren ‘Karagül’de görünen o ki, Şahingiller tayfasının bölümler boyu süren uyduruk intikamcılığı daha çok kullanılacak.Merak ediyorum… ‘Babası bize bunu yapmıştı, biz de kızından intikam alalım’ mantığıyla geçmişten gelen ve inandırıcılıktan uzak duran Şahin’le arkadaşlarının masalcılığını uzattıkça uzatanlar bunları yazarken insaftan soyutlanmışlar mıydı, yoksa bizle dalga geçmeye mi niyetlenmişlerdi acaba? Çünkü bu denli saçmalama ve de saçmalıkta diretme, insafsızlıktan ve izleyiciyi enayi yerine koymaktan başka bir şey değil! Enayi demişken aklıma geldi… Emre’nin benzinlikten aldığı o peluş eşek ne oldu? O da ileride ‘Beni nasıl unutursunuz’ diyerek öç alma sevdasıyla çıkar mı karşımıza? İzleyiciyi çantada keklik gören dizi dünyasında her şey mümkün nasılsa.Kısacası neredeyse her karakterini hastaneye-hapse sokan, kaçırılmadık kişi bırakmamak için türlü bahane yaratan senaryonun geçmişten gelenlerinde olay bu kadarla kalmayacak gibi… Şimdi bir de asıl erkek çıktı karşımıza. Saruhan Hünel’in canlandırdığı ve ‘Bu dizilerde de ne kocaya ne kardeşe güvenilmiyor. Aile içi göz koymalar, yasak ilişkiler almış yürümüş’ dedirten Kenan, Mehdi’nin günahı olarak daldı konuya. Aslında özle bütünleşemeyen derme çatma tiplerle ‘öç alma’ sevdasına düşmek ve bunu sakız gibi uzatmaktansa, böylesi bir temel karakterle senaryodaki tıkanıklığı gidermeye çalışmak daha mantıklı. Dolayısıyla Kenan’ın gelişi ‘Karagül’e ivme katmak için iyi oldu. Yeter ki Kenan karakterinin içi tatminkâr metinlerle doldurulsun. Yoksa öyle ortalıkta salınmakla, göz göze bakışmakla bu iş olmaz. Olamayacağı da Fırat’la çok iyi ispatlandı.Neticede; Halfeti’nin turistik gezisini tamamlayan ve Ebru’yla aganigi durumları yaşayacağı belli olan karakterin neler yapacağını, konuya katkısındaki tutarlılığı hep birlikte göreceğiz. Umalım da Karagül’ün senaryosu acilen kendisini toparlasın. Toplasın ki biz de, ninni yerine geçmeye başlayan farklı yan karakterlerle illa ki peşi bırakılmayan ‘öç alma’ sevdasındaki ‘Karagül’de bundan sonra daha akla yatkın ve bıktırmayan bir senaryo akışı izleyelim. Tabii mümkünse karakterlerin bir parça daha hızlı konuştuğu, uzun uzun bakışmaların yapılmadığı, cümleler arasında göz kapaklarımızı ağırlaştırmayan canlı bir dizi akışıyla birlikte! Sözün kısası; Karagül’ün senaryosu kararmasın, içimizi de karartmasın.

Anibal GÜLEROĞLU

Tüm yazılarını göster