Hercai'de Miran'ın yatağına giren kadınlar..

Aslanbey kadınlarının Miran’la yatağa girmesini ‘mükâfat’ olarak göstermelerine ses etmeyip bunu hevesle beklemesi var bu iğrenç tabloda.

Anibal Güleroğlu Yazar guleranibal@yahoo.com

Suçu normalleştiren işler bunlar…

Suç ve Ceza… Dostoyevski’nin en çok okunan romanı olmanın ötesinde insan yaşamını yönlendiren; adalet ve ahlak anlayışını şekillendirerek, toplumları derinden etkileyen kavramlar. Son dönemlerde bunun örneklerini fazlasıyla yaşıyoruz zaten.

Şöyle ki; Suçun, adamına göre yorumlanıp cezasız bırakılması… Tecavüz, linç kışkırtıcılığı gibi hayati konular türlü gerekçelerle suç unsuru olmaktan çıkartılıp cezasız bırakılırken farklı düşüncelere sahip olup bunları beyan etme cesareti gösterenlerin suçlu sayılması…

Güç sahiplerinin rakiplerini ezmek için uydurma suçlar türetmesi… Ve benzeri çelişkilerle karşımıza çıkıyor Suç ve Ceza ikilemi. Gün geçtikçe de toplumun kanayan yarası olup insanların adalet, güven ve huzur mantığını allak bullak ediyor. Dolayısıyla Suç ve Ceza konusundaki yanlış örneklemelerin, yarattıkları olumsuz algılarla, özellikle yeni yetişenler için bir hayli zararlı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

Nitekim anonim olarak kullanılan ‘Suç, bir insana ömrünün ilk yıllarında öğretilirse, o insanın kişiliğine yerleşir kalır’ sözü de suçu normalleştirici tabloların ne denli zararlı olduğunu ortaya koymakta. Bu bağlamda en büyük algı yaratma mekanizması televizyon dünyası olmakta.

Zira sosyal medya ortamları her ne kadar genç kitleler üstünde etkili gibi görünseler de, tekrar tekrar işlenen dizilerin ve haberlerin suçu normalleştiren, yanlışları sevimlileştirerek kanıksanır hale getiren görsel-işitsel yönlendiricilik gücü, sosyal medyadan katbekat fazla ve kalıcı algısallığa sahip.

Hal böyleyken ekranda tutunmayı başaran işlere baktığımızda, çoğunun içeriğinin çarpıklıklardan beslendiğini ve suçu normalleştiren niteliklere sahip olduğunu görüyoruz. Bu toplumsal algı açısından vahim bir durum.

Ancak daha vahimi, dayatmalarla suçlu-suç-ceza üçgeninde kafa karışıklığı yaşatılan, insanların aynı zamanda manevi çöküşü de beraberinde getiren bu olumsuzlukları onaylayarak-alkışlayarak baş tacı edip izlemesi ve özünde suçlu olanları kahramanlaştırması! Ekrandaki bu algı yaratmaya yönelik yozlaşmayı Cuma’nın gözdesine dönüşen ‘Hercai’ üstünden tanımlayalım şimdi…

HERCAİ, YOZLAŞMALARI DOĞALLAŞTIRIYOR

Başladığı günden bu yana her bölümü haykırışlar, aşağılamalar ve ağıtlarla dolu olan ‘Hercai’ ekranların vazgeçemedikleri töre tutkusunun son örneği olarak karşımızda. Üstelik aldığı reytinglere göre de hayli sevilmiş bir örnek konumunda. Demek ki, ‘Töre’ ayağına cümle ahlaksızlığı ve şiddeti meşrulaştırmak, buralardaki zorbalıkları aşk sosuyla çekici kılmak yıllardır bitip tükenmeyen bir tutku olmuş bizim izleyicide.

Dahası içerikler, kadına yönelik eziyetleri ve çarpıklıkları ne kadar abartırsa o denli rağbet görüyor. Sümeyye Koç’un romanından bazı karakter ve olay değişiklikleriyle diziye aktarılan ‘Hercai’ de bu rağbeti karşılıksız bırakmıyor doğrusu.

‘Hercai’nin olayı tam olarak ne peki? Aşk mı, intikam mı, Mardin çıkışlı töre mi, yoksa bunların tümünü harmanlayan bir yozluk güzellemesi mi? Gerçek şu ki bu öykünün olayı, ilk etapta Miran’ın intikamcılığıyla gelişen ve geçmişe uzanan olaylar zinciri gibi dursa da özünde tam anlamıyla organize töre ahlaksızlığı şovu.

Gözünü intikam hırsı bürümüş bir babaannenin yıllar boyu sürdürdüğü telkinlerle bilenerek ortalığa salınan Miran da bu şovun baş aktörü. Senaryo tarafından aşkla kamufle edilip yaptığı ahlaksızlıklar görünmez kılınmaya çalışılan Miran, ailesinin intikamını almak için çırpınan bir mağdur gibi sunuluyor ya… Bir bakalım Miran’ın icraatlarına, gerçekten de bu mağduriyet masalıyla uyuşacak türden mi?

Bir kere şayet intikam kaygısı varsa içinde, o takdirde Reyyan değil onun babası olurdu hedefindeki kişi. Kaldı ki, gerçek törede masum bir kızı rezil rüsva etmek için erkekliğini kullanarak tuzak kurarak babasından intikam almanın yeri olduğu da söylenemez.

Buna alenen kancıklık etmek denir. Ama sürekli ortalıkta dolanarak hava atan ve Reyyan ile evlenmek için tomarla para dağıtan Miran Efendi, sözde annesine yapılanın öcünü almak için, bu kancıklığı gayet rahat yapabildi. Yani varlığı meçhul bir suçun cezasını suç işleyerek verdi. Bu hukuka dayalı adalet sistemini yok saymayı özendirmenin ötesinde bir anlam taşımıyor.

Hem Miran’ın robot gibi babaanne talimatlarına uymasını da anlamak zor. Kazık kadar adamsın, bir araştır bakalım ailenin başına gerçekte ne gelmiş, değil mi ama? Bu yolla aile büyüklerine koşulsuz itaat telkin ediliyor zahir? Oysa burada aile büyüğüne itaatten ziyade apaçık suç işleme hali mevcut ve dizi izlediği yolla bunu meşrulaştırmakta, önemsiz kılmakta.

Öyle ki; nikâhın sahteliğini bilmeden Miran’ın cinsel açlığına teslim olan bir Reyyan gerçeği var ortada. Adamın evlilikle kandırdığı kızı iğfal edip bırakması sahteciliğe girer. Ama bulunulan yer Mardin olunca suç kavramı da değişiyor anlaşılan. Töre hazretleri devreye giriyor ve nikâh sahteciliği, bir kızın iffetiyle oynama rezilliği adalete intikal etmeyip kabak kızın başına patlatılıyor. Namus temizleme uğruna Reyyan öldürülmek istenirken Miran da erkek erkek dolanıyor lüks arabasıyla. Kadını erkeğin malı gören töre bu ya… Bin bela.

Öte yandan Miran’ın amcasının (ki, aslında amcası değil) kızı Gönül ile resmi nikâhla evlenmekte sakınca görmemesine ve onu kardeşi diye tanıtmasına ne demeli? Sözde bu evliliği istemeden yapmış ve aralarında hiç cinsellik yaşanmamış. Niye evlendin be adam? Azize Hanım emretti diyeyse o vakit yatağa da girseydin bari. Ama bak onu yapmamışsın.

Demek ki karşı gelebiliyormuşsun. Nasıl ki Reyyan’ı kolundan tutup getirmeyi de bildin. Bu da ayrı bir ahlaksızlık zaten. Nikahlı karısı bir yanda, sahte nikahla tecavüz edip sokağa attığı kadın diğer yanda. Yalnız bu yöresel kadınlardaki işkembenin de maşallahı var, dizilerden göründüğü kadarıyla.

Sürekli süslü püslü, saç baş yapılı gezip de töre mağduru tipleri sergilemeleri hiç inandırıcı durmasa bile karakterlerindeki dibe vurmuşluk hayli etkileyici algı yaratmakta izleyici üstünde. Adeta hepsi de, zorba erkeklerin dünyasında oyuncağa dönüşmenin ve her türlü rezilliği kabul edip kendi hemcinslerinin kuyusunu kazmanın ne denli normal olduğunu dikte etmek için yaratılmışlar.

Bu bağlamda Reyyan için, dizideki en kötü kadın örneği, diyebiliriz. Çünkü yalanla kandırıp cinsel ilişkiye girdikten sonra cümle âleme kendisini rezil eden bir şerefsize aşkla bakacak, onun peşine takılacak kadar gurursuz. Demek ki, erkek ne denli kaba ve haysiyetsiz davranırsa o kadar değerli oluyor kadının gözünde… Öyle mi? Hadi oradan.

Aile intikamcılığını, ailenin yegane erkeği üstünden yürütmeyi marifet sayan bilinçsiz kadınları yücelten bir profille canlandırılan Azize’nin acıdan öte duygularla cadılaştığı töresel-yöresel mantıkta her kadın bir yozluk aşılıyor kendince. Azize’nin emir kullarından olan Sultan’ın payına düşen de, ana kraliçenin tahtına geçme umuduyla her pisliğe çanak tutmak.

Kızı Gönül derseniz, kendisini istemeyen bir adama karılık etmek için yanıp tutuşurken ona kız istemeye gidecek, düğününde takı takacak kadar onursuz. Bunları yaptıktan sonra Reyyan’a karısı olduğunu söylese ne yazar? Ki, o da ayrı bir utanmazlık!

Ayrıca Aslanbey kadınlarının Miran’la yatağa girmesini ‘mükâfat’ olarak göstermelerine ses etmeyip bunu hevesle beklemesi var bu iğrenç tabloda. Ne demek ‘Artık mükâfatını alacaksın’? Bu nasıl bir zihniyet böyle? Yani biz de şimdi bu dizinin yarattığı algıya kapılıp kocaların karılarıyla ilişkiye girmesini lütuf, mükâfat olarak mı görmeliyiz? Kadınlar bu kadar aşağılanır… Pes size.

Dizideki kadın cenahının garabeti bu kadarla da sınırlı değil tabii… Şadoğlu kanadındakiler de, töre işlerinden alışıldığı üzere, kadınlığın yozlaşmış örnekleri olarak karşımızdalar. Yaren apayrı bir sefil mesela. Miran gibi bir karaktersizden medet ummakta ve Fırat’a kuyruk sallamakta. Sinsiliği, Reyyan’ın başına gelenlerden duyduğu memnuniyet bu türün klişelerinden. Keza annesi Handan da, kocasını-kızını kullanarak hüküm sürmek isteyen fitne fücur kadın duruşuyla öyküdeki konak ailesi kötülüğünü tamamlamakta.

Çocukların dahi okkanın altına gidebildiğini Gül Hanım’la yansıtan bu kadınsal kötülük örneklemelerinde vefakârlığı oynama göreviyse Zehra’ya ve Elif’e düşmüş. Her ikisi de kendi ailelerinin ezikleri. Kötülükleri görüp kabullenmiyorlar ama hepsi bu kadar. Biri ağlayıp çırpınarak kızını koruma çabasından hep eli boş çıkıyor diğeri de kabuğuna çekilme pasifliğini tercih ediyor. Yani bir anlamda iyilikle, suskunlukla kötülüğe destek olma hali de denebilir.

Serhat Tutumluer’in güçlü oyunculuğu sayesinde etki gücü yükselen Hazar Bey’in törelere karşı duruşuyla bir nebze soluklanan içerikteki bir diğer olumsuz yansıma Azat’ın Reyyan aşkıyla çıkıyor karşımıza. Reyyan ile kuzen olmayan ama bu gerçeği bilmeyen Azat, amcakızına abartılı biçimde âşık.

Tıpkı paçavra olma pahasına Miran’ın karılığından vazgeçmeyen Gönül gibi, Azat da kendisini kullanan Miran’ı sevmekten vazgeçmeyen Reyyan’la evlenme derdinde. Neymiş efendim Reyyan’ı Miran’dan kurtarıp Şadoğlu konağında özgürce yaşamasını sağlayacakmış. Breh, breh, breh… Mantığınızı ve dahi aile-ahlak anlayışınızı seveyim sizin.

Kız sana ‘Abi’ diyorken sen nasıl ona âşık oluyorsun bre ahlaksız? Bu nasıl bir aile yapısı anlayışıdır ki böyle amca çocuklarının evliliği-sevdalanması normalleştiriliyor rahatça? Anlayamadığım, kız-erkek kıtlığı mı var o yörelerde de millet kan bağı bulunan akrabalarına dadanıyor her daim?

Diziler de bunu sıkça işliyor ki rahatça kabul edilebilir hal alsın ve ‘yanlış’ gözüyle bakanlar da kanıksasın bu yozlaşmayı. Aman ne iyi… Akraba evliliklerine ve aşklarına tam gaz devam edin siz daha. Böylece kalıtsal hastalıkları, sakat doğumları bol bir toplum olmada hızımız artar. Tebrikler.

Azat-Reyyan cephesinde akla takılan bir nokta daha var ki o da, ‘Bu Reyyan Hanım ya Miran’dan hamile kalmışsa’ sorusunda gizli. Ama çok düşünmeye gerek yok. Azat vurgun ya amcakızını onu da kabullenir kesin. Nasılsa dizilerimizin modası, birilerinin çocukları hep başka birilerini anne-baba bilerek büyüyor.

Hazar da zaten başkasının kızını evlat olarak sahiplenmiş. Miran da öz babasından başkasına baba demiş. Velhasıl dizi aleminde kim kimi tutarsa… Peki ya gerçek hayatta? Tecavüzcüye dokunmayıp mağdur edilen kızı öldürmekle soruna çare bulma kafasındaki töreciler, başkasının çocuğunu rahatça büyütebiliyorlar mı? Şayet bu rahatlık hakikaten işlevsel ise müthiş bir nesep bozukluğu yaşanıyordur toplumda. İşte bu husus dizilerde zurnanın zırt dediği yer olmakta! Umursayana…

NETİCEDE; ‘Hercai’ gibi yozlukları normalleştiren kurgular sayesinde bu toplumdaki değer yargıları ve kadın-erkek ilişkilerindeki aşk anlayışı tepetaklak durumda. Oyuncunun yakışıklılığına tav olup canlandırdığı karakterin sergilediği ahlaksızlığı ‘pişmanlıkla pekişen aşk hali’ olarak görenler fenomenleştirdikleri karakterlerin tarzını ve dizilerin kendilerine dayattığı bu algıyı gerçek hayatlarına da adapte etmekteler.

Bundan dolayıdır ki, adalet sistemi bile tecavüzcülüğü ‘evlensinler’ mantığıyla ya da ‘kadın karşı koymamış ya da erkeği kışkırtacak ne yapmış’ kafasıyla geçiştirebiliyor. Toplumdaki erkeklik anlayışı da bununla paralel yol alıp erkeği, elde silah koşturan, maçolukla kadınların gönlünü kazanan kıvamına getirebiliyor. Sonra da her kötü olay karşısında ‘Biz ne ara bu hale geldik’ diye sorup duruyoruz saf saf.

Ne diyelim… Gittikçe artan şiddet, cinayet, zorbalık ve taciz olaylarının varlığında suçu normalleştiren işlerimiz hayırlı olsun.

Anibal GÜLEROĞLU

www.twitter.com/guleranibal

Tüm yazılarını göster