Sezonun En Büyük Hatası
Hatalar... İnsan yaşamının olmazsa olmazı. Zira bize tecrübe kazandıran, gelecekte yapacaklarımızı daha doğru şekillendirmemizi sağlayan hatalarımızdır. Dolayısıyla hata yapmaktan çok da korkmamak lazım. Tabi yapılan hatalardan ders alıp bir daha aynılarını tekrarlamamak kaydıyla! Nitekim, ‘Hata yapmak bir şey değildir, hata yaptığını unutmak kötüdür’ demiş ünlü filozof Confucius.
Gel gör ki, hatalarını ‘tecrübe’ diye görüp önemsemeyenler bu en iyi öğretmenden ders alıp iyiye yönelmek yerine aynı kafada yol almayı marifet sayıyorlar. Sonuç; hüsran ve emek zayiatı... Tıpkı yeni sezon dizilerinin bazılarında yaşandığı gibi!
Dizilerin büyük iddialarla ekrana çıkıp daha ilk bölümden hüsran yaşayarak kısa sürede noktalanmaları televizyon dünyamızın rutini haline geldi malumunuz. Bu tablo maalesef yeni sezonda da değişmedi. Ünlü isimlerin yer aldığı kadrolarına rağmen pek çok yeni iş izleyici tepkisi hiç düşünülmeden ve doğru dürüst finale bile fırsat tanınmadan kaldırılıverdi.
Peki... Onca umutla yola çıkanlar neden böyle bir akıbetle karşılaştı? İşte asıl üstünde durulması gereken nokta tam da bu! Cevap basit aslında. Bu noktada karşımızda duran en büyük hata, izleyiciyi bıktırıp ilgisizleştiren ‘Aynılık’ detayı olmakta. Kısaca örneklersek...
‘AYNADAKİ YABANCI’ HATASININ BEDELİNİ ÖDEDİ
Adam gibi bir final bölümü çekip konuları bağlayarak izleyicisini bir nebze de olsa memnun eden ‘Aynadaki Yabancı’ yedi bölüm sürdü mesela. Her ne kadar uyarlama olmadığı belirtilse de Kore yapımı ‘Let Me Introduce’ dizisiyle fazlaca benzerlik gösteren ‘Aynadaki Yabancı’nın sorunu içeriğin ve oyuncu performanslarının gereken doğallıkta yansıtılamamasıydı.
Dizi genelde sorunsuz gibi görünse bile karakter geçmişlerinin en baştan doyurucu biçimde yansıtılmaması, canlandırmaların eğretiliği ve akışın mantık kopuklukları işi zoraki yürüyormuş havasına sokmuştu. Ama en önemlisi oyuncuların, ses tonlamalarından mimiklerine, önceki işleriyle aynı performansı sergilemeleriydi. Böylece ‘Hata yapan bedelini öder’ diyen dizi de temelde bu aynılıktan kaynaklı tatsızlığın bedelini ödedi.
‘AŞK VE GÖZYAŞI’ KARAKTERLERİ HİSSETTİREMEDİ
Keza ATV’nin iddialı dizilerinden bir diğeri ‘Queen of Tears’ uyarlaması ‘Aşk ve Gözyaşı’ da kalıp oyunculuklardan dolayı yedi bölüm ayakta kalabildi. Orijinalinin aksine karikatürize edilmiş aile karakterleriyle, kötüleri gereksiz abartma klişesiyle çokça darbe almıştı kuşkusuz. Lakin senarist krizleriyle uğraşan yapımın en önemli hatası, Selim ve Meyra’nın kopyala yapıştır oyunculukla önümüze konmasıydı. Bunun sonucunda dizi, karakterlerini hissettiremedi bize.
Şöyle ki; ‘Kulüp’, ‘Dehşet Bey’ gibi işlerde yer alan Barış Arduç’u izlemek güzeldi ama.. Keşke görüntüsünden, kamera karşısındaki duruşuna biraz farklılık sergileyebilseydi. Bu sözümüz, karakterlerinin ve sahnelerinin duygusunu pek izleyiciye aktaramayan Hande Erçel için de geçerli tabii. Umalım da sonraki işlerde farklılık sergileyebilsinler.
ROBOTİK PERFORMANSLARLA ‘BEN ONUN ANNESİYİM’
‘Lie After Lie’ isimli Kore dizisinin uyarlaması olan ‘Ben Onun Annesiyim’ deseniz... Sadece dört bölüm dayandı ve ne yazık ki finalsiz finale yollanma saygısızlığına maruz kaldı.
Öte yandan dizinin de sorunu vardı elbet. Burada da ünlü isimler ve gelişime müsait hazır bir içerik mevcuttu ama ortaya konan işin cazibesi yoktu. Kurgudaki başarısız gidişat ve orijinalinin aksine basite indirgenen akışın mantıksızlıkları bir yana canlandırmalardaki ‘Aynılık’ sorunu da orta yerde duruyordu. Oyuncular, karakterleri benimsememişçesine, duyguyu aktarmayan ve düğmeye basılmışçasına sergilenen robotik performanslarla rol kesiyorlardı. Dahası misal, Kemal’in ‘Sadakatsiz’deki Volkan’ı hatırlatması gibi eski karakterleri anımsatıyorlardı. Geçmiş olsun.
‘BEREKETLİ TOPRAKLAR’ AĞALIKTAN MEDET UMDU AMA...
Show’un ‘Bereketli Topraklar’ına gelince... Beş bölüm süren dizi, ‘Ekranda Mardin, Şanlıurfa ağalığı hüküm sürüyorken biraz da Adana havası estirerek izleyici toplayalım’ hevesiyle mi yaratılmıştı bilinmez ama... Yapılan işe saygının hiç kalmadığını ispatlarcasına finalsiz kaldırma modasına uyan işin oyuncu performanslarında çok aksaklık vardı.
İçerik detaylarıyla aynılıkta tavan yapan dizide tüm yük ‘Tek başına gözü kapalı orduya bile dalabilen’ Ömer karakteriyle Engin Akyürek’in sırtına yüklenmişti adeta. Bu da ister istemez aynılaşmayı ve başka yapımlarla kıyaslanmayı öne çıkartmıştı. Böylece benzer konularda yol alırken tek isme yüklenerek başarı yakalamaya heveslenip klişe oyunculuktan medet ummanın yanlışlığını göremeyenlerin avucu boş kaldı.
‘SAKINCALI’NIN HATASI KENDİNİ SUNAMAMASI OLDU
Diğerlerinin aksine kesinlikle finali hak etmeyen ‘Sakıncalı’ resmen harcandı. ‘Bir kadın defalarca ölür, binlerce kez doğar’ diyerek noktayı koyan dizide oyunculuk da, hikaye de, verilen mesajlar da gayet iyiydi. Ancak dizinin en büyük hatası, kendini sunamaması oldu.
Sürekli acılı anne rolleriyle karşımıza çıkan Özge Özpirinççi’nin Süreyya karakterinde yeniden ağlak-vefakar anne rolünü üstleneceği önyargısını uyandıran tanıtımının sıkça döndürülmesi izleyiciyi baştan kaçırdı. İnsanlar, jandarmadan kaçıp kulübeye sığınan mesajcı kadınlar tablosuyla yapılan açılışı da sevmedi. Karanlıktan aydınlık yaratmaya niyetlenen atmosferi... Erkek ayartma kafasında takılmak varken kadınlara güçlü olup erkek dünyasında varlık göstermekten çekinmeme mesajını veren bir senaryoyu kim sevsin ki! Aklı olan sever de... Ağalığın, kumalığın övgü gördüğü yerde hoşa gitmez haliyle. Bu da toplumca kaybımız olsun.
SONUÇTA; Final yapan dizilerde tablo bu da ekranda kalanlarda çok mu farklı? ‘Kıskanmak’, ‘Ben Leman’, ‘Sahtekarlar’ gibi kaliteli-fark yaratan işler için evet. Gerisinin takdiri size kalmış.
Hem zaten ‘Ölen ölür kalan sağlar bizimdir’ zihniyetiyle paralel yol alan... Diğerlerinin aksine daha uzun ayakta kalan ‘Çarpıntı’ ve ‘Gözleri Karadeniz’i de erken finale yollayan dizi dünyamızda ne hataların ne de hatalardan ders alma bilincinin bir önemi yok ki! Ama ders alınsın alınmasın ortada duran bir gerçek var. İşin kolayına kaçanlar sayesinde, dijital platformlar için üretilen yerli yapımların da ekranlardakilerden farkının kalmadığı günümüzde, içerik ve oyuncu performanslarında alabildiğine bir ‘Aynılık’ hüküm sürmekte.
Hamilelikten, başkasının çocuğu çıkmaya... El öptürme meraklısı ağalıktan, sevkiyat derdindeki masumlaştırılmış aşiret-mafya oluşumlarına... Ve dahi hemcinslerine kötü davranmaktan çekinmeyen cani zihniyetli hanımağalardan, erkek kapma meraklısı fettanlara... Cümlesi tekmil işlerde mevcut. Bu unsurları bünyesinde barındırmayıp fark yaratmaya soyunanlara da kısa sürede yol görünüyor zaten.
İlaveten aynılıkta direnen ve bıkkınlık getiren oyuncu performanslarına da bir çift sözümüz var... Artık izleme zevkimizi köreltenlere ve maalesef oyuncuların tipine-mimiğine önem vermeyen yönetmenlerden de kabul gören bu aynılığa karşı ‘Ne olur dış görünüşünüzü, mimiklerinizi, konuşma üslubunuzu biraz değişin. Canlandırdığınız her karakterde aynı olmayın. Manken gibi rol kesmek yerine gerçekten hissederek oynayanlardan biraz örnek alın. Role göre fark yaratın. Oyunculuk bu kadar basite indirgenmemeli’ diyoruz.
Anlayacağınız böyle giderse televizyondan dijital platformlara, reklamlardan yaşamın içine sürekli tek tip duruşla karşımıza çıkanlar... Klişe konuları, klişe karakterlerle çekmekte sakınca görmeyenler sayesinde dizilerin çoğu üç bölümü dahi zor görecek. Umutla başlanılan sezonlarda on tane yapımdan üçü ayakta kalacak. Yazık değil mi?
Son noktayı Çin atasözüyle koyalım... ‘Hata, en sağlam öğretmendir; ama ders alan için’.
Anibal GÜLEROĞLU