MedyaFaresi MedyaFaresi

Serdar Turgut: Altaylı'yı öldürmeye teşebbüs etmiştim!

Gazete Habertürk'e geçen Serdar Turgut, genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı'yı nasıl öldürmeye teşebbüs ettiğini, terbiyesiz yazılar yazmayı bırakmasının sebebini açıkladı.

Eklenme: 06 Haziran 2010 17:51 - Güncelleme: 10 Nisan 2016 19:48

Serdar Turgut'la yeniden aynı çatı altında; Habertürk'teyiz. Ona ilk sorum, "Niçin geldiniz" oluyor. "Habertürk, dinamik, modern ve yeniliklere açık bir gazeteydi" diyor. "Gazeteciliğin parlak geleceğinin kıvılcımlarını görüyorum onda. Eski arkadaşım Fatih Altaylı da şu anda basındaki en tecrübeli yayın yönetmeni. Ertuğrul'un gitmesinden sonra iyi iş çıkaracak tek adam..." Hey Allahım, ilk yazısında bir toplu katliam arzusundan söz eden adam mı söylüyor  bunları? En iyisi kendisine sormak...

İlk yazınızda Habertürk yazı işleri kadrosu için, "Meslek hayatımın çeşitli aşamalarında öldürme teşebbüsünde bulunduğum insanların oranı yüzde 80" diyordunuz...

İlk gün baktım, gazeteyi çıkaran hemen herkesi çok iyi tanıyorum. Hürriyet'ten, Akşam'dan... Hep aynı yerde çalışıyormuşum da bunu yeni fark ediyormuşum gibi 
bir şey hissettim.

Aralarından kimleri öldürmeye teşebbüs etmiştiniz daha önce?

Mesela Fatih Altaylı'yı...

Yok artık!

Öyle, öyle. Deliydim biraz. Gençliğinin etkisiyle, Fatih de akıllı sayılmazdı. İkaz ettim, beni fazla kızdırmasın diye. Cüssesine güveniyordu ama benim portatif çelikten bir copla dolaştığımdan habersizdi. Ona da sorabilirsin istiyorsan... Bir gün gene beni kızdırdı. Bir şey yapamayacağımı sanıyordu, ama yaptım. O da benim ne kadar tehlikeli olduğumu anladı. Bir aralar da elektrikli şok aletiyle dolaşmıştım. Maalesef onu hiç kullanmadım. Çalışıyor mu diye merak ettiğim için Yalıkavak'ta bir ineği bayılttım sadece.

Şimdi ne taşıyorsunuz yanınızda?

Henüz silahlanmadım. Ayrıca her şey iyi görünüyor, ortalık sakin. Belki silah kullanmama gerek kalmaz.

Yazılarınızda bir değişiklik olacak mı?

Haftada sekiz gün yazacağım; altı gün gazetede, iki gün de magazin ekinin arka sayfasında. Değişen tek şey, eski usul terbiyesiz yazıları bırakmış olmam.

Terbiyesiz miydi o yazılar?

İnsanlarla ve seksüaliteyle dalga geçtiğim güzel yazılardı. Bazen sınırları zorladığım oluyordu ama ben de okur da eğleniyordu.

Niçin bıraktınız o halde?

Çünkü oğlum sekiz yaşına geldi, yani artık babasının yazılarını okuyabiliyor. Okuduklarını arkadaşlarıyla da paylaşıyor. Bir gün okulun kapısında onu bekliyordum, bazı velilerin benimle ilgili konuştuklarını duydum. Utandım. Hem zaten seks konusunda yazılabilecek her şeyi yazmıştım. Bir adam senenin 365 günü penise dair yazacak şey bulabiliyorsa, o dünyanın değil, kâinatın en iyi yazarı sayılır. Kimsenin buna gücü yetmez, o ayrı. Fakat insanlar çok  enteresan; bir şeye takıldıklarında, diğer her şeyi unutup sadece ona kilitleniyor. Jürgen Habermas üzerine teorik yazılarımı değil, penis yazılarımı hatırlıyorlar mesela. Bir yerde anlayışla karşılamak lazım tabii...

Kendinizi nasıl bir yaşlı adam olarak hayal ediyorsunuz?

Yaşlı bir adamım ben zaten. Biliyorsun, ölüme teğet geçmiştim. Belki bu deneyim yüzünden, belki yaşlandığım için, ölüm korkum arttı. Sadece kendi ölümüm değil, arkadaşlarımın, sevdiklerimin cenazesine gitmek zorunda kalmak da korkutuyor beni. Onlarla birlikte bir sürü hatıranın silinecek olması çok üzücü. Bir de oğlumun hâlâ desteğime ihtiyacı varken vakitsiz gitmek istemem. İnşallah ben de babam kadar uzun ve iyi yaşarım.

Neyi katiyen yapmazsınız yaşlandığınızda?

Genç biri gibi davranmak için çırpınmayacağım, bu kesin. Bazı arkadaşlarımın seks konusunda eskisi gibi aktif olmaya çalışmaları hazin geliyor. Eşlerinden boşanıyor, sevgili ediniyor, zinde kalmak için ilaçlar alıyorlar...

Belki geçmişteki bir eksikliğin acısını çıkarıyorlardır...

Öyle olmalı. Umarım daha olgun biri olurum yaşlılığımda. Okumaya, yazmaya veririm kendimi. Yolda beni oğlumla görenler, "Torununuz mu?" diye sormasın, yeter. Oğlum üzülebilir buna.

Önemli midir insanın, oğlunun ya da kızının gurur duyabileceği biri olması?

Çok önemlidir hem de. Bir dönem işle ilgili şahsi dertlerim vardı, Rana ve Alp'in sorunlarıyla yeterince ilgilenemiyordum. Fakat oğlumun babasıyla konuşmaya çok ihtiyacı varmış. Yemek yediğimiz mekânda bir gün bizi bırakıp yan masadaki amcalara beni anlatmaya başlayınca anladım bunu. Bana söylemek istediklerini onlara anlatıyordu aslında. O gün kendime geldim  ve oğlumla daha fazla ilgilenmeye başladım. İnsanın çocuğuyla ilgilenmesi, sadece onu iyi okullara göndermesi, istediği oyuncağı alması demek değil ki... Yanında olması gerek. İşte ben aslında en çok bunun için ölmemeye çalışıyorum.

"BEKTAŞİ OLABİLİRİM"

Büyük çatışmaların yaşandığı, bir kutuptan ötekine savrulduğumuz şu günlerde siz beklenmedik ölçüde iyimsersiniz...

İyimserim, çünkü Türkiye'ye güveniyorum. İnancın, Müslümanlığın önem kazanacağı günlerin geleceğini, ama bunun 'Türkiye'ye has bir Müslümanlık' olmasını umuyorum. Sebepleri tartışılır belki ama şu kesin; çok uzun bir süre inançla aramızda büyük kopukluk yaşandı. Artık inançla barışmalı; bunun bir tercihten öte temel ihtiyacımız olduğunu, onsuz yaşayamayacağımızı kabul etmeliyiz.

İnanç niçin temel bir ihtiyaçtır?

Elde etmesi en zor şey huzurdur. İnanç insana bu içsel huzuru temin eder. Bir de ölüm korkusunu alt etmesini sağlar.

Sizin hayatınızdaki yeri ne inancın?

İnançlıyım, ama dindar değilim. "Teist" deniyor benim gibilere. İnancımın karşılığında bana cennetin kapıları ardına kadar açılacak diye de düşünmüyorum. Bak; ben Bektaşi ya da Alevi değilim ama Hacı Bektaş Köyü'nde ziyaret ettiğim türbeden çok etkilendim, çıktıktan sonra tarif edilemez bir huzur kapladı içimi. Etrafta bir solcu duyarlılık hissediliyordu. Hemen türbenin karşısında Uğur Mumcu Parkı vardı mesela. Herkes çok nazikti, temizliğe, hijyene çok dikkat ediyorlardı. Gerekirse o köyde hayatımın sonuna kadar yaşayabileceğimi hissettim. Şu bileziği aldım oradan, o huzur anını hiç unutmayayım diye... Bu söylenir bir şey midir bilmiyorum ama günün birinde Bektaşi olabilirmişim gibi geliyor bana.

Halbuki New York'un köşe bucağını İstanbul'un ana yollarından daha iyi tanıyormuşsunuz gibi geliyor insana...

Türkiye'yi yeni keşfediyorum ve bu beni çok mutlu ediyor. Hacı Bektaş Köyü'ndeki o iç huzurunu daha önce sadece Bangkok'ta, Budistleri gördüğümde hissetmiştim. Galiba ruhani bir arayışım hep varmış.

"GAZETECİLERİ SEVMEM"
 
Dostu az, düşmanı çok olanlardansınız...

En yakın arkadaşım Rana hariç, pek dostum yoktur, haklısın.

Neden böyle?

İyi yazarların düşmanı çok olur.

Gazeteciler ve gazetecilikle ilgili çok sert fikirleriniz var. "Herkes herkesi arkasından bıçaklar" diyorsunuz...

Diyorum, evet. Gazetecileri sevmem. Buraya gelirken içimin rahat olmasının bir sebebi de şu: Fatih Altaylı mert adamdır. Düşündüklerini insanın yüzüne söyler, arkadan bıçaklamaz.

Siz de hep doğruyu mu söylersiniz?

Elimden geldiğince. Tabii yönetici olunca insan, ara sıra yalan da söylemeye mecbur olabiliyor.

Şimdi daha özgürsünüz o halde...

Çok daha özgürüm. Yayın yönetmenliği makamını görmek bile istemiyorum. O makam bana çoğu zaman acı verdi. İnsanları işten çıkartmak, paralarını ödeyememek, hayallerini kırmak; bunlar hep oldu. Parası olan bir gazetede yayın yönetmenliği yapmayı isterdim. Fatih'i bu bakımdan biraz kıskanıyorum. Makamını değil, istediklerini yapabilecek oluşunu, bu konudaki şansını...

Gazete Habertürk