MedyaFaresi MedyaFaresi

Reha Muhtar neden inzivaya çekildi?

Usta gazeteci Reha Muhtar, bir ay arayla iki ödül törenine katılmadı. Reha Muhtar hayatının bu döneminde neden inzivaya çekildiğini açıkladı..

Eklenme: 24 Haziran 2014 09:49 - Güncelleme: 10 Nisan 2016 21:18

İŞTE REHA MUHTAR'IN O YAZISI

Altın Kelebek ödülleri için gazetenin yayın yönetmeni Selim Akçin beni arıyor geçen hafta...

-”Reha Abi, önümüzdeki Pazar günü Altın Kelebek ödül töreni var...” diyor...

-”Yılın en iyi anchorman’ı ve anchorwoman’ı ödüllerini sizin vermenizi istiyoruz... Akşam saat 20’de başlayacak tören... Kanal D’den canlı yayınlanacak...”

Kelebek okuyucularının seçtikleri yılın anchorman’ı ile yılın anchorwoman’ını o konuşmada öğreniyorum...

Nazlı Çelik ve İrfan Değirmenci yeni ödüllerin sahipleri... 

-”Hayır“ diyemiyorum...

“Evet“ de demiyorum, ama farkımdayım ki tavrım “evet“ olarak algılanıyor...

Doğru düzgün bir cevap veremeden telefonu kapatıyorum...

***

Hayatta bazı markalar vardır...

Zaman onları sadece gelenekselleştirmez, aynı zamanda klasikleştirir...

Ancak onlar sadece klasik de değillerdir...

“Kalite“yi de temsil ederler...

Biliyorum ki Altın Kelebek, “kalite“yi temsil eden bir “klasik...”

Kazananın kendini zirvede gördüğü anı tescilliyor Altın Kelebek ödülleri...

Yıllar önce o ödülü aldığım güne gidiyor aklım...

Hürriyet gazetesinin zemin katındaki o salon gözümün önüne geliyor...    

Milliyet ile Hürriyet gazetelerini yıllarca yönettikten sonra, hunhar bir suikaste kurban giden ustam; Çetin Emeç’in uluslararası çapta bir piyanist olan kızı Mehveş Emeç’le gittiğimiz salonda aldığım Altın Kelebek ödülü gözümün önüne geliyor...

***

Bir taraftan Çetin Emeç’in istediği gibi bir gazeteci olduğumu düşünerek, kendimce gururlanıyorum...

Diğer yandan, sanat dünyasının ünlüleri ile aldığım televizyon ödüllerinin her birinin, kendi meslektaşlarımla aramda yarattığı derin uçurumun ızdırabını yaşıyorum...

Sanat dünyasının ünlüleri ile birlikte televizyon gazetecisi ödül aldığında, gazeteci meslektaşları ona bir gazeteciden çok, bir televizyon starı muamelesi çekerler...

Güzel gibi görünse de, aslında bir gazeteci için berbat bir durumdur bu...

Gazeteci olarak; hayatı sabahtan gece yarılarına kadar, haber peşinde koşarak, haberle yatıp, haberle kalkarak, haberi rüyada görerek yaşarsınız...                  

Oysa kamuoyu algısı, sizi bir gazeteciden çok, bir televizyon celebrity’si imajına sokar...               

***

Bu derin ikilemin arasında medcezir yapan duyguların ortasında aldığımı hatırlıyorum o Altın Kelebek ödülünü...

Selim’in telefonunun üzerinden birkaç gün geçiyor...

Cumartesi akşamı kendimi tartıyor ve küçük bir hesaplaşmaya giriyorum...

İçinde bulunduğum halet-i ruhiyenin; Altın Kelebek gibi bir klasik bile olsa, içimin bir sahne ve şov dünyası ödül töreninin enerjisinden çok uzaklarda olduğunu hissediyorum... 

Bir ay önceki Medya Faresi ödül töreninde de benzer duyguları yaşıyorum...

Orada da ödül vermemi isteyen Kubilay Tümen’e şöyle diyorum;

-”Beni bu görevden affet Kubilay...” 

***

Pazar sabahı erken saatte Selim Akçin’i arıyorum...

-”Affet beni Selim’ciğim gelemiyeceğim...”

Selim hemen kontr cevabını yapıştırıyor:

-”Pazar sabahı bu saatte bizi ortada bırakamazsın abi...”

Bense durumun bir rahatsızlık yaratmaması için çoktan konu üzerinde kafa yormuşum...

-”Başka bir ödül olsa, zorda kalırdınız biliyorum...” diyorum...

-”Ama verilecek ödüller habercilik ödülleri... Orada üst düzey nice gazeteci var... Ertuğrul (Özkök), Enis (Berberoğlu), Fikret (Ercan) ve daha nice Hürriyet yöneticisi...

Biliyorum ki, benim eksikliğimin farkına varılmaz...   

Lütfen affet beni...”

Selim kapatıyor; Cengiz (Semercioğlu) arıyor...

Ona da kendimin bile tam tarif edemediği durumu anlatmaya çalışıyorum...

-”Ne kadar önemli bir teklifte bulunduğunuzun farkındayım... Bunun için size teşekkür ediyorum... Geçen ay da aynısı oldu... Şimdi de... O psikolojide değilim... Affedin beni...”

***

Gecede en iyi anchorman ve anchorwoman ödüllerini Ertuğrul Özkök veriyor...

Özkök’ün verdiği ödüller için bana teklif yapılmış olmasının önemini hissediyorum...

Kısa ve samimi bir hesaplaşmaya giriyorum kendimle ilgili...

Bu meslekte her çevreyle yıllar boyu, ağır tartışmalara, ağır mücadelelere girmekten kaçınmayan, yalnız yapayalnız yaşayan bir gazeteciyim ben...

Ne bir grubum...

Ne bir kliğim...

Ne bir destekçim...

Ne de bir arka bahçem var...

Hiçbir ittifakım

ve üstelik ‘eyvallahım‘ yok...

Koskoca holdingler ve gruplar benden ve hiddetimden tırsmadıklarına göre, böylesine bir özeni bana niye göstermekten imtina etmiyorlar acaba?..

Soruyu kendim için değil; çocuklarım için soruyor ve cevabını arıyorum...   

Cevap hayatımın bir rezümesi olarak miras niyetine, çocuklarıma kalacak... 

Sanırım hayatın beni sınadığı anlarda bile; “rakiplerimin ve hatta düşmanlarımın bile saygı duyacağı bir dürüstlükte kalmak“ benim sorumun cevabı...

Tahmin ediyorum, en olmadık koşullarda bile “adileşmemem“ olayımın şifresi...

Savaşırken saygı duyulan bir rakip olarak kalmak, değer verdiği dostlarını ise satmamak bu mütevazı hayatın esprisi...

İşte öyle bir şey galiba...

***

Cevabını veremediğim soru şu;

Ödül törenlerine hangi kırıklıkların, hangi gönül yaralarının, hangi kırılmaların sonucu katılmak istemiyorum acaba?..

O cevabı bulmak, zahmetli ve meşakkatli...

Burası Ortadoğu...

Bu coğrafyada düello olmaz...

Bu coğrafyada “arkadan pusu kurulur...”

Hatta fazlası bulunur...

Çapraz ateşte adam vurulur...

İnfaz olur...

İnfazdan korkmam...

Ne ki bunca infazdan, bunca ölümden bana yadigar...

Artık bir parça huzur!..

REHA MUHTAR'IN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN