MedyaFaresi MedyaFaresi

Ayşen Gruda: Bence Erdoğan'ın sevgiye ihtiyacı var

Domates Güzeli Ayşen Gruda İzzet Çapa ile bir araya geldi.. İşte o röportajdan satır başları; .. Ehli keyif bir baba, evde tangolar söyleyerek sofralar kuran bir anne... Eski yazlık sinemalarda, Halit Ziya Uşaklıgil'in çalışma odasında, oturdukları köşkün arkasındaki çayırlıkta...

Eklenme: 15 Mart 2015 10:55 - Güncelleme: 22 Mart 2016 17:42

* Bizim çocukluğumuz senin filmlerin sayesinde kahkahalarla geçti. Peki ya senin hayatının ilk yılları nasıldı?

- Osmanlı zamanında karargah olarak kullanılan bir köşkte dünyaya geldim. Boşuna devlet gibi kadınım demiyorum (kahkahalar). Öyle çok varlıklı bir aile falan değildik. O zamanlar en büyük merakım telden arabalar yapıp evin yakınındaki boş arazide oynamaktı. Radyo dinleyerek hayallere dalar, anneannemin masallarıyla başka dünyalara giderdim. Bir de Halit Ziya Uşaklıgil'in odasında arkadaşlarımla kovalamaca oynamaya bayılırdım. 

* Halit Ziya Uşaklıgil'in odası da kurduğun hayallerden biriydi herhalde...

- Yok canım; akrabaları Yeşilköy'de komşumuzdu. Çalışmak için o köşke gelirmiş. Hatta "Aşk-ı Memnu", "Mai ve Siyah" gibi eserlerini de orada yazmış. Sonra da o odayı ben kovalamaca için kullandım işte (gülüyor).

* Halit Ziya'lar, köşkler, bahçeler... Maşallah Bihter gibi bir çocuklukmuş seninkisi...

- Ben Bihter'den çok, Beşir gibiydim (kahkahalar). Bahçede tek başıma kalıp kitap okumak acayip hoşuma giderdi. Ama en çok köşkün karşısındaki boş çayırda oynamayı severdim. Bir badem ağacım vardı. Onun altına koltuk koyup evcilik oynar, ardından da dallarına çıkardım.

* O yıllara geri dönüp baktığında "gerçekten de çok güzel bir çocuklukmuş" diyebiliyor musun?

- Hem de çok... Kaç kişiye annesi gölge oyununu göstermiştir ki? Ben Karagöz oynamayı da ondan öğrendim. Cambaz diye sirkin küçüğü bir mekan vardı. Dönemin ünlü cambazlarından Rıfat Telgezer geldiğinde yer yerinden oynardı. Hamiyet Yüceses'i, Safiye Ayla'yı ve Zeki Müren'i ilk kez orada izledim. Anneciğimin de çok güzel bir sesi vardı...

ANNEM EVDE TANGO SÖYLER, BABAM DİNLERDİ

* Sanata olan merak kalıtımsal yani...

- Annem sanata çok düşkün bir kadındı. Usul bilir, harika tango söylerdi. Babam da onu dinlemeye bayılırdı. Samsun'da kara tren makinistliği yaparken vurulmuş anneme, hemen de evlenmişler. Ev bark sahibi olunca memuriyete geçmiş, ardından da tayinle İstanbul'a gelmişler. Makinistlerin hepsi işlerinin yapısı gereği şiir 

yazmasalar bile biraz şairdir. Bizim peder bir de ayyaştı (gülüyor). Pek güzel rakı içerdi ama... Karafakisi vardı, bize de ufak ufak tattırırdı. Üzerine annem de o güzel sesiyle şarkılar söylerdi. Oh değmeyin keyfimize...

* Gerçek bir mutluluk tablosu...

- Aynen öyle... Çünkü birlikte zaman geçirmeyi severdik. Mesela o kadar çok sinemaya giderdik ki, artık biletçiyle akraba gibi olmuştuk (gülüyor). Filmler beş günde bir değişirdi, hepsini izlerdik. Hatta beyazperde aşkına bir gün neredeyse mahsur kalıyorduk.

* Hayrola, yoksa ihtilal yüzünden falan mı?

- Yok canım inattan (gülüyor). Yine bir sabah "sinemaya gideceğiz" diye tutturarak uyandık. Ama bir baktık ki hava berbat, kar yolları tıkamış. Toplu taşıma seferlerinin hepsi iptal olmuş. Annem ile babam "Bu havada gidilmez", "Yok gidilir" diye iddialaşmaya başladılar. Biz de babamın tarafında olunca meteorolojiyi takmadan gidip izledik filmi ama az kalsın dönemiyorduk (gülüyor).

SENDE BU ÇENE VARKEN ADAMI İPTEN ALIRSIN

* Sinemaya olan hayranlığın, okulda mı tiyatro aşkına dönüştü?

- Popüler bir öğrenciydim ama okulda hep müsamerelerden kaçtım. Bir de o sıralar avukat olma aşkıyla yanıp tutuşuyorum. Bizimkiler meslek konusunda baskı yapmıyorlardı ama hep alt metinde "Ablan gibi tiyatrocu olma, doğru dürüst bir iş yap" vardı (gülüyor). Bir gün annem "Sende bu çene varken adamı ipe götürüp, ipten alırsın" dedi. Benim de aklıma yattı bu çenemle para kazanma işi (kahkahalar). Ama gel gör ki olmadı, ilk paramı yine tiyatrodan kazandım. 

* Yoksa annene inat ablan mı seni baştan çıkardı?

- Yok, arkadaş kurbanı oldum ben (gülüyor). Okuldaki bütün arkadaşlarım Yeşilköy Halkevi'nde tiyatroya başlayınca, ben de takıldım peşlerine... Daha tiyatronun ABC'sini öğrenmeye çalışırken maalesef ki babamı kaybettik. 

* Mecburiyetten mi oyuncu oldun yani?

- Öyle de diyebiliriz. Lise 2'de böyle bir kayıp yaşayınca anneme yardım etme işi, Ayten Ablam'la bana düştü. O sırada ablamın sahneye çıktığı Tevhid Bilge Turne Tiyatrosu'nda bir rol boşa çıkmış. Paraya ihtiyacımız olduğu için hemen kabul ettim. Prova falan derken kendimi bir anda sahnede buldum. İlk kez "Kongre Eğleniyor" diye bir oyunda, hizmetçiyi canlandırdım.

* Peki o an ne oldu, bir aydınlanma mı yaşadın?

- Yok canım... Aslına bakarsan ne yaptığımı, nasıl hissettiğimi şu an hatırlayamıyorum. 1962'den bugüne kaç yıl geçmiş sen hesapla artık (gülüyor). Unutamadığım tek şey çok alkış aldığım ve kuliste herkesin sarılıp beni tebrik ettiğiydi. Böyle böyle turneler başladı. Ödeme yapılır yapılmaz ihtiyacım kadarını alıp, gerisini hemen anneme yollardım. Ama ondan ayrıyım diye çok ağlıyordum.

FİLMLERİMİN TELİFİ ÖDENSE HELİKOPTER ALIRDIM

* Neredeyse her gün bir filminiz televizyonda dönüyor. Teliften para kazanmaya başladınız mı?

- Ödenmeye başlasaydı bu röportaja helikopterimle gelirdim! Ayol biz nereden bilelim Türkiye'ye televizyon geleceğini, filmlerimizin haftada beş gece oynayacağını. Şimdi helikopteri geç, hâlâ oturduğum evin taksidini ödüyorum. 

* Enayi yerine konduğunuzu düşünüyor musunuz?

- Sadece beni değil ki Türkan Şoray'ı da kullanıyorlar. Kemal'in ve Adile Abla'nın varisleri de doğru düzgün telif alamıyor. Aptal ya da enayi yerine konmak değil de, bu yapılan düpedüz hırsızlık!

* Ev taksitleriniz olmasa, bu yaşta yine çalışır mıydınız?

- Ben çalışmazsam hasta olurum, mutlaka bir şey yapmam lazım. Dizi yapmasam hocalık yaparım, o olmazsa tiyatroya devam ederim. 

* Peki "Beş Kardeş" öyküsü nasıl başladı?

- Hani herkesin sürekli seyrettiği, yere göğe koyamadığımız filmlerimiz var ya, "Beş Kardeş" de işte o Ertem Eğilmez filmleri sıcaklığında... Bir yanıyla modern ama öte yandan da iç burkan bir tavrı var. Böyle bir kıvam yakalamak çok zor. Bu yüzden yönetmenimiz Onur'u (Ünlü) çok önemsiyorum.

* Gerçekten özlediğimiz bir tattı... 

- Özleriz tabii, çünkü hepimiz Amerikano olduk.

* O ne demek şimdi?

- Malzemenin bu kadar bol olduğu memlekette Amerikalıları taklit etme hastalığı. Oysa "Beş Kardeş" bizi anlatıyor. Biri bodyguard, biri balıkçı, biri imam, biri gazeteci, diğeri de oto galeride çalışıyor. Bir de bunların yanına beş tane kız ekle... Malzeme bolluğuna bakar mısın? Öyle ultra zenginlikler, ağlatan fakirlikler, ulaşamayacağımız şeyler yok. Bir de üstüne Müslüm Gürses'in o muhteşem "Hangimiz Sevmedik"ini ekle... Lezzete bakar mısın!

HABERİN DEVAMI İÇİN