Serenay Sarıkaya'dan samimi itiraflar

Oyunculuğunun zirvesine varmışken birdenbire ara verdi televizyona. Serenay Sarıkaya bir buçuk senenin ardından bu hafta vizyona giren ‘İkimizin Yerine’ filminin başrolüyle karşımızda.

Eklenme Tarihi: 23 Ekim 2016

Onu 2008’de ‘Adanalı’ dizisinde ‘Sofia’ olarak tanıdık. Sonra ‘Lale Devri’nde ‘Yeşim’... ‘Medcezir’de ‘Mira’... Oyunculuğunun zirvesine varmışken birdenbire ara verdi televizyona. Serenay Sarıkaya bir buçuk senenin ardından bu hafta vizyona giren ‘İkimizin Yerine’ filminin başrolüyle karşımızda. Film vesilesiyle buluştuk, neden ortadan kaybolduğunu, Kerem Bursin’le yaşadığı büyük aşkı, hayat mücadelesini, şiddetten sansüre, sosyal medyadan popüler kültüre kadar etrafımızda olup bitenleri konuştuk.

İkimizin Yerine’de 18 yaşında, genç kızlıktan kadınlığa geçiş dönemindeki ‘Çiçek’i canlandırıyorsunuz. Sizin genç kızlığınız nasıldı? - Filmde anlatılan ‘Çiçek’in hikâyesi benim Ankara’da doğup, Antalya, ardından İstanbul’a geliş macerama benziyor. Bu şehirlerin hepsi bana farklı şeyler kattı. Birini seçmem gerekirse; “İstanbul” derim. Burayı gördükten sonra başka bir yerde yaşayamayacağımı düşündüm. Evet, kaos ve hareket hâkim... İlk başlarda bizim için çok korkutucuydu. Sürekli bir çarkın içinde koşturuyorsun ama durmak istediğin zaman da böyle bir deniz başka yerde yok. Bütün bu süreçlerde bir sürü evreden geçtim. Kırılma anlarım oldu. O zaman herkesin bildiği ‘şöhretli ve mutlu kadın Serenay’dan öncesine dönelim... Sizi büyülediği kadar korkutan bu koca şehre genç yaşta neden geldiniz? - Antalya’da yaşarken 18 yaş altındakilerin katılabileceği bir güzellik yarışmasına girdim Çek Cumhuriyeti’nde. Ve kazandım. Ama o iş orada kaldı. Okuldayken Sinan Çetin, Antalya’da bir film çekiyordu. Yolculuğum o sete girmemle birlikte başladı aslında. Sanki bu iş olmadan bir daha mutlu olamazmışım gibi... Eğer farkına varabilirsek, bu gibi mesajların hayatta hep var olduğuna inanıyorum. Ben o mesajı aldım. Çekimin ardından beni İstanbul’a davet ettiler. Bir hafta içinde karar verdik. Ve annemle ben, ‘iki kız’ İstanbul’a geldik.

İki kadın ayakta durmak zor muydu? - Tabii. Önümüz tamamen belirsizdi. Hiç bilmediğimiz bir sektör... Koca şehir... Benimle aynı hayallere sahip yüzlerce kız... Ürkütücü ve imkânsız geliyordu. Kendimi hiçbir zaman tam güvende hissedemedim. Ama kafaya koymuştum. Hep daha iyisi olmaya çalıştığım için 16 yaşımdan itibaren çok mücadele ettim. Maddi zorluklar yaşadığınız, umutsuzluğa kapıldığınız oldu mu? - Ohooo ! Antalya küçük şehir. Oradan İstanbul’a gelip yeni bir dünya inşa etmek istiyorsun. İstanbul ateş pahası... Uzun süre hiçbir işim yoktu. Annem de çalışmıyordu. Ama biz pozitif tarafa odaklandık, sabrettik. İyi şeylerle karşılaşabileceğimize inandık ve bu karmaşanın içinden tertemiz bu yüzden çıktık. Sizin kahramanınız anneniz mi? - Kesinlikle. İnanç, bir insanın hayatında çok şeyi değiştirebilir. Annem bana hep inandı. Umudumu en kaybettiğim, dayanacak gücüm kalmadığını hissettiğimde bile... Çok fedakârlık yaptı, kendini unuttu. Daha yeni yeni kendi hayatını kurmaya başladı

Bu yaşadıklarınız nasıl bir kadın yarattı? - E, çabuk olgunlaştırdı. Ayaklarım üzerinde tek başıma sapasağlam durabiliyorum artık. Tabii yoruldum da. Bazen “Bu kadar kasmalı mıydım?” diye düşündüğüm oluyor. Ama olduğum yeri ve kişiyi o kadar çok seviyorum ki oyunculuk yapmasaymışım hayatımda tamamlandığımı hissedemezmişim. Peki bütün bunlar yaşanırken babanız neredeydi? - Çok küçük yaştayken ayrıldılar. Ama hep görüştük. Ankara’da yaşıyor. Her hafta da konuşuruz. Hikâyeniz film olsa... Türü ne olurdu? - Umut veren bir film olurdu. İnsanlar izledikten sonra “Ben de yapabilirim, başarabilirim” diye düşünsün isterdim. Hayatta nelerle derdiniz var? - Ben rahatsız bir mükemmeliyetçiyim. Karşı tarafa bir şey söylemeye gerek bırakmayacak şekilde işimi mükemmel yapmak isterim. Ama hayatın diğer alanlarında evrenin matematiğine güveniyorum.