"Ufuk Güldemir ile ilgili yazdıklarımdan pişmanım!!!" Can Dündar puşt iksirinden mi korktu?

Romantik isyankar Can Dündar Ayşe Arman'a ilginç açıklamalar yaptı. En çok Ufuk Güldemir'in "Puşt iksiri içireceğim!" tepkisinden tedirgin olduğunu söyleyen Can Dündar Ahmet Hakan ve Oray Eğin'e de bakın nasıl cevap veriyor.

Polemik deyip geçmeyin. Mühim mesele. Üstelik mazisi var. Her dönem yazarlar, edebiyatçılar, köşe yazarları birbirlerine kalemlerini çekmiş, düelloya girişmişler.

Köşe yazarları arasında olanı daha şiddetli geçiyor ya da daha fazla ses çıkarıyor. Çünkü onlar, gazete sayfalarından birbirlerine kafa atıyorlar. Eğer ince, nazik, keyifli, zekayla mizahla birlikte yapılıyorsa bu, hakikaten tadına doyum olmuyor. Ama hakaret ve küfür aşamasına geçiliyorsa, çiğ ve kötü kalıyor. Öyle ya da böyle polemik yazıları, okuyanlar için eğlenceli. Çünkü içinde dedikodu var. Yılansı bir dil var. En önemlisi o tsssssssssss sesi var. Laf geçirmeye çalışanı, o lafa ertesi gün yanıt vermeye uğraşanı, biz "sit-com"muş gibi izliyoruz. Açıyoruz telefonu, "Okudun mu- duydun mu- gördün mü bilmem kim, bilmem kime nasıl çakmış?" diyoruz. Ertesi gün kim kime nasıl yanıt vermiş peşine düşüyoruz. Sırf bunun için internet siteleri var, bu sitelerde dolaşan okurlar var. Taze medya dedikodusu okumak için. Kabul etmek gerekir ki, izleyiciler için bir oyun. Ama bu aynı zamanda, reyting için de bir yöntem. Sadece televizyonlarda değil gazetelerde de reyting söz konusu. Yazarların da reytingi var. Düştüyse vah haline! Polemik de, o reytingi yükseltmek için başvurulacak yöntemlerden biri işte. Bu aralar polemik yazıları gündemde. Birçok yazar birbiriyle polemik halinde. Can Dündar da onlardan biri. Ona hem Ufuk Güldemir, hem Oray Eğin, hem de Ahmet Hakan yüklendi...

Hayrola, alışık değiliz, "Polemiklerin kahramanı" oldunuz...

- Valla, ben de alışık değilim. Benim yazdıklarımdan ve yaptıklarımdan hoşlanmayan birkaç yazar arkadaş var. Yazıp duruyorlar. Ben cevap vermiyorum. Zaten polemik sevmiyorum. Dahası beceremiyorum. Ve bu mesleğe zarar verdiğini düşünüyorum.

Neden?

- Tamam, okuyucu açısından eğlenceli. Ellerini ovuşturuyorsun, "Öteki, acaba yarın ne yazacak?" diye bekliyorsun. Ama daha yukarıdan bakınca, medya birbiriyle didişen insanlar topluluğuymuş gibi görünüyor. 12 Eylül öncesi siyasetçileri ve meclisi gibi. Sonuçta topyekûn bir karalama çıkıyor ortaya, "Medya mı? Boş ver" deniyor, ciddiye alınmıyor.

Siz genellikle yazılarınızı başkalarını eleştirmek için kurmazdınız...

- Hálá kurmuyorum. 10 yıl önceki yazılarıma bakıyorum, eskiden daha hırçınmışım. Şimdi tırnaklarım çok daha törpülenmiş. Bir tek Ufuk yazısı da yanlış anlaşıldı. Onu da açıklayabilirim...

Açıklayın. Yoksa pişman mısınız?

- Evet, pişmanım. Ufuk yazısı yanlıştı. Onu kıracağımı düşünemedim. Altı üstü, "Ben avcılığı Ufuk Güldemir'e yakıştıramıyorum" diye yazdım. Ve hakikaten kötü niyetle yazmadım. Hatta "Bu vesileyle arar konuşuruz" dedim.

Ne zaman yanlış yaptığınızı fark ettiniz?

- Ufuk cevap yazdığı zaman. "Puşt iksiri hazırlayıp, Can'a içireceğim" dediği zaman. Ufuk özetle, "Niye en çok yardım ettiklerim, elinden tuttuklarım bana bunu yapıyor? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum" dedi. Hakikaten öyle bir şey yapsaydım, şaşılacak bir durum olurdu. Öyle değildi ama...

Peki ben anlamıyorum, niye telefon açmıyorsunuz, "Abi, beni yanlış anladın" demiyorsunuz?

- Açılamıyor. Çok şiddetli bir tepki gösterdi. Metin Münir'in yazdığı yazı üzerine gösterdiği bir tepki var ortada.

Korktunuz mu eline geçirirse sizi döver diye?

- Onu da zaten söyledi, "Bulduğum yerde iksiri içireceğim" diye. Korkudan ziyade üzüldüm. Sağlığı yerinde değilken onu bu kadar kırdığım için. Tabii gereğini yaptım, üzgün olduğumu yazdım. Bu sefer de, benim üzülmemi eleştirenler oldu. Öyle yazılar da çıktı. "Bu adam hak ediyordu" diyenler. Bu da yanlış. Şimdi tekrar bu konuyu açmak istemiyorum ama gerçekten yazdığım yazıda büyütülecek bir şey yoktu. Avcılığı, birine yakıştırmamakta bir hakaret yok. Ama yanlış zamanda söylenmiş bir şey ve tabii Ufuk'un aşırı hassasiyeti var. Benim de bunları hesaba katmam gerekiyordu.

Sizce bu polemik gazeteciliğinin kaynağı ne?

- Bazı yazarların bundan haz alması...

Neden haz alıyorlar?

- Pek çok sebebi olabilir: 1- Herkes benden söz etsin saplantısı. Bir polemik açtığın zaman, karşındaki de sana cevap veriyor. Onun köşesinde senden bahsedilmiş oluyor. Birilerine daha kendi adından söz ettirmiş oluyorsun. Dolayısıyla, herkes benden bahsetsin, ister iltifat etsin, ister küfretsin ama yeter ki herkes benden bahsetsin! 2- Kolay yoldan şöhret olma. 3- Bir de tabii yazı konusu bulmak kolay değil, özellikle de çok sık yazıyorsan. Ama ben bu tür yazıların iz bıraktığını filan düşünmüyorum. Yani burada birilerinin ipliğini pazara serme durumu yok, "Bu adam aslında budur" filan demiyorsun. "O bana dedi ki, ben ona dedim ki"den ibaret, gayet sığ, derinliği olmayan polemikler. Ben buna alet olmak istemem. Ne yardımcı olmak isterim ne bunun bir parçası olmak isterim. Korkarım bu arkadaşlara herkes onlardan bahsedinceye kadar, tahammül etmek zorunda kalacağız. Gün gelecek onlar da olgunlaşacaklar elbette....

Siz başkalarının yazılarında adınızı görünce üzülüyor musunuz?

- Hayır ben sadece kıymet verdiğim insanların eleştirisine üzülürüm. Diyelim Bekir Coşkun bir şey yazsa, hakikaten üzülürüm. Beni yaralar. Sokaklara filan çıkamam. Çünkü değer verdiğim bir adamdır.

Peki bir süredir neden herkes sizi hedef alıyor?

- Herkes hedef almıyor, birkaç kişi alıyor. Ufuk'unki anlaşılır bir şey. Ben yazdım, o da bir tepki gösterdi. Öbürlerini, hakikaten bilmiyorum. Ben o insanları tanımıyorum. Aramızda husumet yaratacak herhangi bir şey geçmiş de değil. Ama şöyle bir tesellim var: Herkesle polemik yapan ve herkesle atışan insanlar. Ahmet Hakan geçenlerde yazdı, "Kavganın göbeğindeyim. Deniz Akkaya'dan Lerzan Mutlu'ya bıkmadan laf anlatacağım" diye. Ona, o mücadele hayatında başarılar diliyorum. Hakikaten o kulvarda değilim ve böyle bir şeyin içinde olmak istemiyorum. Daha önce beni İskele Sancak programına haber bültenine çağırmışlığı var. O dönem yaptığı programı hayranlıkla izlerdim, davet ettiği zaman da gitmiştim. Sonra kulvar değiştirince düşmanca yazılara başladı. Sebebini bilmiyorum. Öbürünü ise hiç tanımıyorum.

Oray Eğin'i mi kastediyorsunuz?

- Evet. Bu polemik başladığı zaman bir şeyler yazdı, söylesem inanmazsın ama birkaçını okumadım, çünkü belli bir seviyenin altına indiği zaman okumamaya başlıyorsun, "Oraya kadar inmeyeyim" diyorsun. Sonradan merak ettim ne derdi olabilir diye e-maillerime baktım. "Bütün meslek hayatı boyunca şöyle hatalar yaptı, şunu sattı, bunu bilmem ne yaptı" diyen adam 10 Eylül 2003'te bana attığı bir mesajda aynen şöyle yazmış: "Merhaba. Yeni bir dergi hazırlığındaymışsın, tebrik ederim, kolay gelsin, duyduğum kadarıyla derginin merkezi Ankara olacakmış, ama İstanbul'dan her türlü yardımı vermeye hazırım, aklında bulunsun. Sevgiler, görüşmek üzere. Oray Eğin." Topu topu aradan 3 yıl geçmiş, benim bütün meslek hayatımı yerden yere vuran adam, 3 yıl önce benden iş istiyor. Bu kadar berbat bir adamın yanında neden çalışmak istersin ki? İşe alsak belki bugün yanında çalıştıklarına sataşıyor olacaktı.

Şöyle bir eleştiri var size: "Pusuda bekleyip zor durumda olan insanlara vuran biri." Öyle misiniz?

- Değilim. Hiç olmadım. Tersine zor durumda olanların yanında olmaya gayret etmişimdir, bu eleştiriyi hak ettiğimi düşünmüyorum yani. Ahmet'in en son hakkımda yazdığı yazının bir kısmını da iltifat olarak kabul ediyorum.

Nasıl yani?

- Ankara'yı ve İstanbul'u aynı anda seviyormuşum, hem Atatürk'ün hem Said-i Nursi'nin belgeselini yapıyormuşum. Bu, benim meslekte zaten gelmek istediğim bir yer. Belgeselci olarak hep bunu hayal ediyordum. Türkiye'nin buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Tabii her zaman konu seçerken Ahmet Hakan'a danışamıyorum! Bazen ondan habersiz bir şeyler yapmak zorunda kalıyorum, kusura bakmasın. Ayrıca bazı işlerde onun ilgili alanına giriyormuşum gibi oluyor. Ben şuna inanıyorum: Bir belgeselci insan portreleri yapar, olayları belgeselleştirir. "Bu sevdiğim biri, bu sevmediğim biri" gibi bir ayrım yapamaz.

Etliye sütlüye dokunmayan bir adam mısınız?

- Yok canım, ben belgeselleri okullarda, kışlalarda gösterilen biriyim. Ama Atatük'le birlikte bu ülkenin iktidarınca lanetlenmiş isimlerinin de belgesellerini yapıyorum. Nazım Hikmet onlardan biri, Said-i Nursi öyle. Sonra Vahideddin belgeseli yapmak istiyorum. Bütün bunları belli konulardaki kazanımları riske ederek, düşmanlıkların yerini nesnel bilgi alsın diye yapıyorum. Yani böyle bir eleştiriyi hak ettiğimi düşünmüyorum.

Peki tüccar gazeteci meselesi nedir?

- En çok kanıma dokunan o oldu. Aynen iade ederim. Hakikaten hayatta bir şeye dikkat ettiysem o da tüccar olmamaktır. Zaten anlamam. Benim yakın çevrem çok iyi bilir ki, ben harflerle düşüp kalkarım, rakamlarla değil.

İstanbul'a geliyor pazarlıkları yapıyor, paraları alıyor Ankara'ya dönüyor...

- Evet, bunlar korkunç iddialar! Hak etmediğim, tam tersine acayip titizlendiğim şeyler. Hayatım boyunca yazı dışında hiçbir işe girmedim, yapmadım. Mesleğimin, kariyerimin itibarını bir gün olsun yere düşürmemeye özen gösterdim. Reklam filminde oynamadım. Sırf mesleğe gölge düşer diye. Belgesellerimin inandırıcılığını markalara kurban etmeyeyim diye. Başkaları gibi yakınlarımın şirketleriyle iş bağlantım olmadı, belediyelerle iş bağlamadım, iktidara yakın durmadım. Kısacası, her zaman mesafeyi korumaya çalıştım.

Peki Ali Kırca da size düşmanmış...

- Yok öyle bir şey, yazımdan sonra aradı ve teşekkür etti.

Ama onunla ilgili yazdığınız yazıya ailesini karıştırmanızı sizin sinsiliğiniz olarak değerlendirdiler....

- Yanılıyorlar, eşi Seray Abla özel olarak çok sevdiğim biri, hálá görüşüyoruz.

32. Gün İstanbul'a taşınmasın diye direndiniz mi?

- Evet, direndim. İstanbul'un sevmediğim yanlarından biri, burada daha çok ticaret yapmak gerekiyor. Birçok örneğini gördük. Reklam filmi yapmak zorunda kalan yönetmenler, tanıtım filmi çekmek zorunda kalan belgeselciler... Çünkü geçim zor. Bir sürü de teklif geliyor. Ve sen tekliflere daha açık hale geliyorsun. Oysa 32. Gün Ankara'da iken bizim yegane gayemiz haberdi. İstanbul'un insanı biraz daha öne çıkaran, büyüten, giderek dağıtan, başka alanlara sevk eden yanları da var. Onlar korkutuyordu beni. Bu yüzden istemedim İstanbul'a taşınmayı. Yoksa, kim istemez İstanbul'da deniz kenarında bir yalıda çalışmayı...

Peki ya hem İslamcılara ham laiklere yaranmaya çalıştığınız...

- Hayır. Ben insanın sevilmesinin sırrının ona buna laf yetiştirmesinde değil, belli ortak değerler yaratmasında yattığını düşünüyorum. Ecevit'in cenazesini de böyle açıklıyorum. Onun için sevilmeyenlere tavsiyem, hırçınlaşmalardan, cepheleşmelerden kaçınıp toplumda ortak paydalar yaratmaya çalışmalarıdır.

Taktik adamı mısınız?

- Katiyen değilim. Ben insanların derdini anlamaya çalışıyorum. Başörtüsüyse başörtüsü, Kürtse Kürt, Ermeniyse Ermeni...

Ahmet Kekeç'le Özdemir İnce... İkisi de dostunuz mu?

- İkisiyle de tanışmıyorum. Bunlara cevap vermek bile ağırıma gidiyor. Ahmet Hakan yazıyor ama doğru değil yazdıkları. MHP belgeseli yapıyormuşum, öyle bir şey de yok. Yazılanların çoğu yanlış ama hangi birini düzelteyim duygusu var ya...

Törende özel bir yer veren Rahşan Hanım oldu

Ecevit'in cenazesinde aileye yakın gazeteci oldunuz...

- Bak, o doğru! Bu suçsa, onu kabul ediyorum. Ecevitler'in belgeselini yaptım, onlarla birlikte oldum. 25 yıldır da onları izliyorum. Bülent Ecevit'in Ahmet Hakan'ın yaşından fazla gazetecilik hayatı vardır. O, bir defa bir gazeteci. Artı benim çok değer verdiğim bir siyaset ve fikir adamı. Dolayısıyla, cenazesinde bulunmayı ben özellikle istedim. Törende özel bir yer veren Rahşan Hanım oldu. Bundan da hiçbir rahatsızlık duymadım, aksine gurur duydum. Koruması aradı, davet etti, gittim. Bütün taziye heyetini kabul etmiş filan da değilim, Rahşan Hanım'ın yanında sadece yarım saat kaldım. Bütün tantana ondan. Ben iktidarda oldukları dönemde yanlarında değildim. Tersine, en yalnız oldukları dönemde, evde baş başa oldukları dönemde yanlarındaydım, doğru olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Belki bu davet de bir vefa örneğiydi.