Leonardo DiCaprio: Sinema tarihinde böyle bir film daha olduğunu sanmıyorum

Dünya bu kez Oscar’ı alıp almayacağını tartışmıyor. Filmi izleyenler onun Oscar’ı kaldıracağına kesin gözüyle bakıyor.

Çoğu kadına ve bana göre dünyanın en çekici, en ulaşılmaz görünen, en karşı koyulmaz ve en yetenekli adamı o. İlk kez Johnny Depp’in her an ölümü beklenen otistik kardeşi Arnie Grape’ı “oynadığı” diyemiyorum çünkü oynuyor muydu, yaşıyor muydu orasını Allah bilir, Gilbert’in Hayalleri’nde nefes kestiğini hatırlıyorum. Zaten bu rolle 19 yaşında ilk Oscar adaylığını kaptı.O gün bugündür Oscar meselesi malum ama Leo, onca iyi performansın üstüne “The Revenant”la bir kez daha tüm sınırları zorlayıp “aktörlük” denen şeyi baştan yazıyor.

Üstelik bu kez yanında “Birdman”den “Biutiful” a, “Paramparça Aşklar, Köpekler” e bir sürü acayip filmi yöneten Alejandro Gonzalez Inarritu var. Kısacası 22 Ocak’ta gösterime girecek olan “Diriliş”, en hafif tabirle bir başyapıt. Ve daha fazla uzatmayayım, karşınızda filmin yabani Hugh Glass’ı, sinema tarihinin gördüğü en büyük aktörlerden biri mertebesine yükselen Leonardo DiCaprio var.

*Yılın en iddialı filmini konuşacağız. “The Revenant”ta olmanın nesi kamçıladı sizi?
Her şeyden önce Alejandro’yla çalışacak olma fikri muazzamdı. O gerçek bir vizyoner; bu kadar şiirsel, varoluşsal, epik işler çıkaran çok az sinemacı var. Burada Amerika tarihindeki kamp ateşi efsanesinin hikâyesini izliyorsunuz. Ayı saldırısına uğramış, aklınıza gelebilecek en ağır, en yabani koşullarda içgüdüleriyle kilometrelerce ilerleyen Amerikalı bir direnişçinin hikâyesi. Ama Alejandro’nun gözünden bakınca çok daha fazla, başka bir şeye evrildi.

DiCaprio'nun Diriliş'ine bak, Kore devşirmesi basit yerli filmlere bak!

* Zamanda bir zafer hikâyesi...

Kesinlikle. Bir yerden sonra insan ruhunun nasıl en ağır engelleri aştığını anlatan bir zafer hikâyesine dönüşüyor. Asla yalnızca bir intikam hikâyesi değil, bence içinde çok daha derin bir şey var.

* Hikâyeyi bu kadar şiirsel kılan ne sizce?

İşin içindeki olağanüstü tutku olabilir mi? Bu filmin niyeti tam olarak buydu. Ve bunu başarabilmek adına, sadece hazırlık sürecinde aylarca çalıştık. En iyi koreografi için, elimizdeki kısıtlı süre boyunca bilmemiz gereken her şeyi öğrendik, okuyabileceğimiz her şeyi okuduk ama günün sonuda doğa hepsini silip attı.
* Aman Tanrım, o kadar mı zorlu bir çekimdi?

Müthiş zor şartlar altında çalıştık. Tüm ekip, ekstrem ötesi şartlarla cebelleşti. Olağanüstü hava koşullarını bir yana bırakın, eksi 40 derecenin altında kameralar çalışmadığı için çekimlere haftalarca ara vermemiz gerekti. Tüm bu şartlar bizi tüketebilirdi tabii ama filme dahil olan herkes, canla başla çalışarak bir amaca hizmet etti. Dürüst olmam gerekirse en büyük zorluk, iklim değişikliğinin yarattığı dezavantajlar oldu.

* Büyük talihsizlik!

Şartlar gerçekten zorluydu ama biz de bunu biliyorduk. Öte yandan bu filmi bu kadar enteresan hale getiren de bu aslında. Birçok açıdan sessiz film çekmek gibiydi –ki bu da yeterince enteresan bir yolculuk benim için. Filmde o kadar az sözlü sahnem var ki, mücadelemi teatral bir biçimde ifade etmek zorundaydım. Çoğu zaman karşılıklı oynayacak kimse yoktu, yalnızdım. Çoğu sahnede şartların merhametine kalmış bir ben yani! Haliyle benim için bir tür meydan okumaya dönüştü.,

"SİNEMA TARİHİNDE EŞİ YOK"

■ Düşündüklerinizi ve hissettiklerinizi konuşmadan ifade etmek, sizi zorladı mı?

Kışkırtıcı, meydan okutan bir tarafı olduğunu itiraf etmeliyim. Bu filmde yaptığım her şey, öncekilerden farklıydı ve çok daha fazla diyaloğumun olduğu işlerde ne yapıyorsam aynı motivasyonla hareket ettim. Bu konuda Alejandro’yla uzun uzun konuştuk, senaryo üzerinde milimetrik hesaplarla ilerledik. Günün sonunda tüm bu süreç, müthiş detaylar içeren, amansız bir hayatta kalma mücadelesi olarak karşılığını buldu.

Hugh Glass, film boyunca tek bir kelime etmiyor ama bir aktör, kendini gerçekten verdiğinde sanılandan çok daha fazlasını anlatabiliyor. Belli noktalarda, filmdeki sessiz anlar karakterlerin içinden geçenleri gördüğümüz sahnelere dönüştürebilir. Yani her zaman söze gerek yoktur. Ve dediğim gibi, benim için de eşsiz bir deneyimdi çünkü film boyunca neredeyse hiç konuşmuyorum.

■ Belgesel gibi bir yanı da var filmin.

Belgesel gibi olmasının yanında birçok açıdan neredeyse sanal bir gerçeklik gibi... Bunun için elimizden geleni yaptık. Bence insanlar filmi izlerken tamamen başka bir dünyanın, tarihteki başka bir zaman diliminin içinde bulacaklar kendilerini.

* Prodüksiyon bu kadar uzun zaman alıp fiziksel şartlar da bu kadar yıpratıcı olunca cesaretin kolayca kırılması ya da motivasyon kaybı kaçınılmaz olabilir. Hiç “Tanrım, bu kadar zor olmasını beklemiyordum!” dediğiniz oldu mu?

Elbette oldu. Hiç kimsenin çekimler sırasında yaşadıklarımızı öngörebildiğini sanmıyorum. Ama film yapmanın en olağanüstü yanı ne biliyor musunuz, belgelemek.

Mücadeleyi belgeliyorsunuz; o sırada ne olup bitiyorsa, belgeliyorsunuz. Bana sorarsanız kullanılan tüm CGI efektlerine rağmen bu film, bugüne kadar yaptıklarım arasında en belgesele yakın iş. Çünkü daha önce hayvanlarla asla çekilmemiş türden sahnelere imza attık.

Boz ayı sahnesini izlediklerinde, buna inanın, sinema tarihinde eşine rastlanmayan bir sahneyle karşı karşıya olacaklar, göreceksiniz. Ve bu kesinlikle Alejandro ile Chivo’nun (Sinematograf Emmanuel Lubezki) ortak başarısı.

"BEAR GRYLLS OLDUĞUMU SÖYLEYEMEN"

■ Sizin ve tüm kastın hayatta kalma becerilerinizi geliştirmek üzere bir tür kampa girdiğiniz doğru mu?

Doğru, çünkü senaryoda gizli birçok detay vardı. Doldurulması neredeyse 1 dakika alan eski tip misket tüfeklerini kullanabilmek için uzmanlarla çalıştık. Ve giymek zorunda olduğum kürk, yani filmde beni neredeyse öldürmek üzere olan ayının kürkü, ansızın tüm bu hayatta kalma mücadelesinin sembolüne dönüşüyor. Tüm bu parçaların nasıl bir araya getirileceğini, nasıl yemek yenileceğini, o hava şartlarında nasıl hayatta kalınabileceğini öğrendim. Evet, öğrenmek zorundaydık çünkü kürk tüccarlarının günlüklerine baktığımızda bunlar anlatılıyordu. Bunlar zor, eşine az rastlanır türden adamlar; bunun erkekliğin başka bir tarafı olduğunu söylemem gerekiyor. Ben de doğayı seviyorum, bu tür işler içimdeki vahşi tarafı ortaya çıkarıyor ama asla bir Bear Grylls olduğumu söyleyemem. İtiraf edeyim, bu adamların bulaştığı işleri asla yapamazdım!
* Glass oğlunu kaybettiğinde mesele bir intikamdan daha fazlasına dönüşüyor sanki. Yaşamı kutsayan, çok daha derin bir yere dokunuyor.
Bu doğru. Glass zaten dışlanan, yabani bir adam. Aslında kürk tüccarlığıyla alâkası yok. Dolayısıyla oğluna daima başını aşağıda tutmasını ve ne olursa olsun yalnızca yoluna devam etmesini söylüyor. “Güçlü ol ve hayatın için savaş ama sorun çıkmasına, çekişmelere sebep olma” demek bu. Sonunda oğluna verdiği öğütlerin tümünü kendisi uygulamak zorunda kalıyor. Ve Hugh Glass, gittiği her yerde oğlunun ruhunu hissediyor.
■ “Diriliş” sizce politik bir film mi? Alenen olsun ya da olmasın, çevre ve ticaret üzerine birçok noktaya dokunuyorsunuz.
Bana sorarsanız çevre üzerine çok daha detaylı bir film bulmak bile isteyebilirdim. Benim için işin şiirsel yanı bu. Biz bu el değmemiş bölgelere girdiğimizde, oraları böylesine sömürdüğümüzde neler olduğunu görmek üzere ilerledik. Tüm bu olaylar dünyanın her yerinde, sistematik bir şekilde devam ediyor. Petrol şirketleri Papua Yeni Gine’ye ya da Amazonlara ya da Kanada’ya girerek oranın yerlilerini püskürttükten sonra topraklarını zehirliyor, ağaçlarını kesiyorlar. Çok eski bir hikâyeden söz ediyorum ve benim için bu film, hikâyenin Amerikan tarihindeki başlangıcını temsil ediyor. Yani evet, filmin altında başka bir tema var ama çok da aleni olduğunu düşünmüyorum, ancak insanların bunu hikâyeden çekip çıkarmalarını umut edebilirim.

"FİTZGERALD VE GLASS, MADALYONUN 2 YÜZÜ"

* Tom Hardy’yle Inception’da da birlikte çalıştınız. İyi arkadaş mısınızdır?

Ah evet, Tom çok iyi dostum. Tom’un yaptığı işlerin büyük bir hayranıyım aynı zamanda. Onu ilk “Branson”da görmüştüm. Müthiş içgüdüleri, muazzam bir yeteneği var. Fitzgerald karakterini olağanüstü bir şekilde ete kemiğe büründürdü. Glass ve Fitzgerald açıkça düşman olmalarına rağmen birçok açıdan madalyonun iki ayrı yüzüydüler sanki. İkisi de hayatta kalmaya çalışan, sonuna kadar var güçleriyle direnen adamlar. Yaklaşımları farklı olsa da karakterleri tamamen aynı.

"KÜRK TÜCCARLARININ GÜNLÜKLERİNİ OKUDUM"

* Biraz filmin öncesini konuşalım. Hugh Glass’ın hikâyesi gerçek bir hikâye.
Glass, vahşi sayılabilecek bir avcı komününe liderlik ediyor ve bir şekilde hayatta kalabilmeye çalışıyor. Çünkü bir yerli, kabile kamplarına saldırarak gruptan çok sayıda kişiyi öldürüyor. İz sürmeye devam ederken 2 boz ayı yavrusuyla karşılaşma sahnesi ve ardından anne ayının korkunç saldırısına uğraması nefes kesici. Sonrasında neredeyse ölüyken gruptan kopuyor.

* Boz ayının saldırısına uğradığınız sahne inanılmaz gerçekten, bu arada birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.

Bu sahne izleyicinin perdede yaşayabileceği en akıl almaz, en müthiş sinematik deneyimlerden biri olabilir. Tüm bu sahneleri çekmek tahminlerin ötesinde zor oldu ama Alejandro’nun, seyirciyi sahnenin içine çekmek, üstelik bunu olağanüstü bir derinlikle yapmak gibi bir yeteneği var. Tam saldırı sırasında vızıldayan sineğin sesini duyacaklar mesela, boz ayının nefesini hissedecekler. O anda neredeyse yeni bir duyunuz uyanacak, nefesiniz kesilecek. Tüm sinema tarihine bakıyorum da, sanırım her şeyin ötesinde başardığımız şey bu oldu.

"BİLİM-KURGU YAPMAKTAN PEK BİR FARKI YOKTU"

* Filmde kesin olarak belirlenmiş bir zaman aralığı göremiyoruz, bu sorun yarattı mı?
Kesinlikle. Böyle bir film yapmanın bilim-kurgu yapmaktan pek bir farkı yok; çünkü kullanılabileceğiniz tarihi bilgi çok sınırlı. Yalnızca izleyiciden söz etmiyorum, uzman tarihçilerin bile o dönem hakkındaki bilgisi çok sınırlı. Bu gerçekten, Amerika’nın Amerika olmasından öncesine dayanıyor. Bu bölge o dönemde gerçek bir vahşete ev sahipliği yapıyor, bugünün Amazonları gibi. Filmde tasvir edilen dönem, yerlilerin yaşadığı ve daha önce hiç dokunulmamış bir bölgeyi, beyazların kapitalist amaçlarla nasıl sömürdüğünün ilk resmi aslında. Çünkü kürk ticareti, altına ve petrole hücum dönemlerinin de öncesine dayanıyor. Kürk, bölgeden Avrupa’ya ihraç edilen ilk şey olabilir. Dolayısıyla burada Fransızlar, İngilizler ve o dönem Amerikan Amazonlarına sızan herkes var. Şaka değil, tüm bunlar Lewis ve Clark’tan da, bu kara parçasının neye benzediğini anlamak için kaşifleri buraya göndermemizden de önceydi.

* O dönemi nasıl araştırdınız?

Araştırmaların çoğu, dönemin gerçek kürk tüccarlarının günlüklerine dayanarak yapıldı çünkü o döneme ait ne bir roman, ne bir yazar ne de bu vahşeti görmek üzere oraya giden bir gazeteci var. Gerçekten oraya avlanmaya giden adamlar dışında kimse yoktu. Haliyle fotoğraf da yok; yalnızca gravürler ve Amerikan yerlilerinden kalan hikâye ve çizimler fikir verebilirdi. O dünyayı baştan yaratmak zorundaydık. Dediğim gibi, birçok açıdan bilimkurgudan farkı yok.

* Bu arada film inanılmaz sürükleyici, izleyiciye gerçekten orada olduğunu hissettiren bir havada ilerliyor. Filmin en iddialı noktalarından birinin bu olduğunu söylemek haksızlık olmaz herhalde?

Kesinlikle. Mesela çekimler tamamen doğal ışıkla yapıldı. Günün büyük bölümünde prova yapıyor ve sonra doğal ışığı yakalayabildiğimiz birkaç saat içinde çekimi bitiriyorduk. “Barry Lyndon” tarzı filmleri düşünecek olursanız hepsi ya doğal ışıkla ya da mum ışığında çekilmiştir zaten. Biz bunu bir adım öteye taşıdık çünkü neredeyse ışığın olmadığı bir yerdeydik! Alejandro, bundan epik bir samimiyet çıkarmayı bildi. Uçsuz bucaksız manzaranın ortasında müthiş kanlı geçen savaşları izlerken aynı zamanda sinsice, kısa bir an için odaklanıp uzaklaşan kamerayı görüyorsunuz. Sinema tarihinde böyle bir film daha olduğunu sanmıyorum. Karşılaştırmak da çok zor, çünkü birçok farklı unsurun bir araya geldiği, ciddi bir kombinasyon söz konusu. Ama kesinlikle Hollywood stüdyo sisteminde benzerine sık rastlanmayan, ihtirasın tavan yaptığı işlerden biri bu. İntikam arayışındaki bir adamın basit, doğrusal hikâyesi evet, ama bunun yanında büyük bir ustalıkla sinematik bir şiire evriliyor.

*Inarritu’yla çalışmanın nasıl olduğunu gerçekten merak ediyorum.

Alejandro hakkında söylenecek çok şey var ama her şeyden önce dahi bir sinemacı. Yaklaşımına baktığımda en sevdiğim tarafı eski dönem sinemacılarından olmasının yanı sıra hikâyelere tamamen dışarıdan bakması. Yani olaya hem dahil hem değil. Tek derdi, film tarihinde iz bırakmak. Yıllar içinde kendi yaklaşımını, kendi stilini geliştirdi ve bu stil artık onun adıyla anılıyor. Bunu yapabilen, yani iz bırakabilen ve Hollywood kalıplarına girmeden “Diriliş” gibi epik işler çıkarabilen çok az sinemacı tanıyorum.

* Filmdeki otantik duyguyu ayakta tutan bir diğer önemli faktör de çekimlerin yapıldığı bölge.

Alejandro, el değmemiş bir bölgede olmak istedi, bu yüzden Kanada’yı seçtik. Oradaki ormanların ve nehirlerin çoğu hâlâ bakir ve hâlâ bu tip yerlere ulaşmak çok kolay değil. Bizimle birlikte oradan oraya taşınan, büyük bir ekibimiz vardı. Dolayısıyla Alejandro’nun her sahne öncesi muazzam bir keşfe çıkması gerekiyordu. Filmi gerçekten sürükleyici bir tablo gibi çekmek istedi, bulunacağımız her alanı didik didik hesapladı.

Amerikalı şarkıcı Lady Gaga'nın da ödül kazandığı Altın Küre'ye, Leonardo Di Caprio'nun Lady Gaga'nın arkasından yaptığı hareket damgasını vurdu. İşte o anlar...