Sinema Filmi Spencer'de Diana'nın İçsel Yolculuğu Anlatılıyor

Ema, Neruda, Jackie gibi başarılı kurmaca biyografiler çeken Şilili yönetmen Pablo Larrain, son filmi Spencer’da (2021) Galler prensesi Diana’nın trajik yaşamını, gerçek ile düşü karıştırarak, metaforlar kullanarak anlatıyor.

Cumhuriyet'ten Aslı Selçuk Yazdı


“Diana bir çok açıdan çok güzel bir kadındı. Kraliyet ailesinden, aristokrasiden gelen, çok ayrıcalıklı yaşam koşullarına sahip bu kadının son derece normal,sıradan olması beni hep düşündürmüştür. Ona baktıkça hep ne denli gizemli olduğunu farkederim. Gizem ve manyetizma film için mükemmel unsurlardır. 1997’de Diana öldüğünde ben 21 yaşındaydım. Annem çok üzüldü, onu çok seviyordu, ona hayrandı. Annem gibi onu yürekten seven milyonlarca insan vardı. Olağanüstü şartlarda yetişen, bizlerin gerçekliğinden uzak bu kadın nasıl olurda dünyadaki öteki insanlarla empati kurabildi. İnsanlar onun sıradanlığını, yalınlığını, çevresiyle kurduğu empatiyi sevdiler. Spencer’ı annem için çektim. Umarım filmimi beğenir” diyor Pablo Larrain.

1991, İngiltere, Sandringham sarayı. Kraliçe Elizabeth (Stella Gonet) ve kraliyet ailesi Noel’i geçirmek için yola çıkarlar. Larrain açılış sekansını uçsuz bucaksız tarlaların bulunduğu yolda başlatır. Askeri araçlar peşpeşedirler. Yakın planda yolun üzerinde ölü bir sülün görürüz. Araçlar sülünün yanından teker teker geçerler. Askeri bir operasyona gidiyor gibidirler. Sarayın bahçesine giren askerler sandıkları mutfağa indirirler. Üniformalarını çıkarıp ahçı elbiselerini giydikten sonra onların mutfak ekibi olduğunu anlarız. Devasa mutfakta “Alçak sesle konuşun, sizi duyabilirler” yazılı bir tabela vardır. Ardından üstü açık arabası içinde yolunu bulmaya çalışan Diana’yı (Kristen Stewart) görürüz. Genç kadın medyayı ve güvenliği atlatmış tek başına malikaneye doğru gitmeye çalışır. “Şu anda ben neredeyim, hiçbir fikrim yok” der. Kocası Charles (Jack Farthing) ile arası çok kötüdür, sinir krizinin eşiğindedir. Çocuklukluğunu geçirdiği eve yakın olduğunu farkedince tarladaki korkuluğun üstünde duran babasının paltosunu almak için tarlaya girer. Paltoyu alınca rahatlar, ailesinin sevgisini, sıcaklığını duyumsar. Açılış sahnesiyle Larrain izleyiciye Diana’nın ne kadar yalnız, sevgisiz, umutsuz, gerçek kimliğini arayan bir kadın olduğunu sergiler.

Üç gün sürecek Noel kutlamasında kraliyet ailesinin Diana’ya karşı ne denli soğuk, sevgisiz, mesafeli olduğunu izleriz. Kimse geleneklerin ve göreneklerin üstünde değildir. Diana boğuluyor, acı çekiyordur. Ona neşe, sevinç veren, yaşama bağlayan oğulları William (Jack Nielen) ve Harry’dir (Freddie Spry). Diyalog kurabildiği sadece iki kişi vardır: Mutfak şefi Darren (Sean Harris) ile hizmetçi Maggie (Sally Hawkins). Sadece geçmiş zamanın olduğunu, şimdiki ve gelecek zaman olmadığını duyumsar.

Onca şatafatın, lüksün, konforun içinde üzgün, mutsuz bir kadındır o. “Mikroskop altında bir böcek gibiyim, bacaklarımı, kollarımı koparıyorlar” der. Yatak odasına bırakılmış ‘Anne Boleyn: Bir Şehidin Hayatı ve Ölümü’ kitabını okur. Soğuk, gerektiği kadar ısıtılmayan odalarda, uzun koridorlarda Anne Boleyn’i (Amy Mason) gezinirken görür. Kral 8. Henri, başkasıyla evlenmek için karısı Anne’ı sadakatsizle suçlamış, bu gerçekdışı suçu kabul etmeyen kraliçenin boynunu kestirmiştir. Diana, Anne Boleyn’le kendisini özleştirir. Terkedilmiş, kapatılmış çocukluk evinin çevresinde dolaşan prenses, kraliyetin Boleyn gibi kendisini öldüreceğini düşünür.

Diana, öyle bir noktaya gelmiştir ki bulimia nevroza ile mücadale eder, kendine zarar verir. Kraliyetin boğucu törenlerinden, hizmetçi ordusundan, av partilerinden, yemeklere göre giyinilen elbiselerden, eğlence için tartılmalardan, formalitelerden sıkılmıştır. Sıradan, basit bir yaşam, hamburger yemek, kola içmek ister. Karşımızda yaşamının en dramatik dönemini geçiren, köşeye sıkışmış genç bir kadın vardır.

“İngiltere ve kraliyet ailesini hiç tanımam, onlara yabancıyım. Ama Diana’ya yabancı değilim. Diana bir dünya ikonu, gizemli, tarihin ve geleneğin tuzağına düşmüş bir kadın. Yunan tragedyasından çıkmış bir karakter. Diana, Jackie gibi kadınlar yüzyılımızı yansıtan kişilerdir” diyen Pablo Larrain, gerçek, düş, sanrı, kurgu ve metaforlardan oluşan anlatımıyla özgün, etkileyici bir psikolojik dram gerçekleştirmiş. Annelik ve kimlik arayışı üstüne düşündürücü bir çalışma.

Fransız kadın görüntü yönetmeni Claire Mathon’un (Portrait of a Lady in Fire) görüntüleri ve renk paleti çok başarılı. İç mekanları gri, yosun yeşili renkte , dış mekanlar ise sisli, puslu, karanlık. Filmin her karesi tablo niteliğinde. Senarist Jonny Greenwood (The Power of the Dog) inandırıcı bir kurmaca öykü yazmış. Kostüm tasarımcısı Jacqueline Durran’ın (Eyes Wide Shut) kostüm tasarımları göz kamaştırıyor. İngiliz oyuncular Timothy Spall, Sally Hawkins, Sean Harris ile Amerikalı Kristen Stewart’ın performansları alağanüstü.

Halkın prensesi Diana Spencer, yakın tarihimizin, antika kraliyet ailesinin, magazin kültürünün trajik bir figürüdür. Bu peri masalı öyle bir noktaya geldi ki tahtın asaletine duyulan inançlar Diana’nın ölümüyle sona erdi. Tüm bu şatafatın, görkemin ardında etten kemikten olan bir Diana vardı. Prens Harry ile eşi Meghan Markle’da monarşinin yozlaştığını gözler önüne serdiler.