Sosyolog Doğan: AKP’li bir kesim bırakalım onlar kazansın diyerek sandığa gitmedi

Sosyolog Sevinç Doğan, Ekrem İmamoğlu’nun rakibi Binali Yıldırım'a karşı yaklaşık 810 bin oy farklıyla kazandığı 23 Haziran seçimlerini değerlendirdi. Doğan, AKP’li bir kesimin susarak köşede beklediğini ve "Bırakalım onlar kazansın" diyerek sandığa gitmediğini belirtti.

Eklenme: 06 Temmuz 2019 14:09 - Güncelleme: 06 Temmuz 2019 14:12

Doğan, 23 Haziran seçim sonuçlarını, AKP’nin elinde bulunan ilçelerde Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nun zaferle çıkmasının nedenlerini, Kürt seçmenin tavrını, MHP ile CHP arasındaki oy geçişindeki faktörleri Artı Gerçek'ten Rıfat Doğan'a anlattı.

Doğan’ın Artı Gerçek’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

31 Mart’ta ortaya çıkan 13 bin oy farkının 23 Haziran seçimlerinde 800 bine çıkmış olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu değişimi nicel olarak ölçülemeyecek, bir moral üstünlüğe, yani insanların bir şeylerin değişebileceği inancına ve siyasal potansiyeline bağlamak daha önemli geliyor. Son iki üç yıldır yapılan seçimlerde iktidar sayısal olarak çoğunluğu elde edememişti. 16 Nisan 2017’de, başkanlık sisteminin onandığı anayasa referandumu bu açıdan çok simgeseldi.

Büyük kentlerin tümü kaybedilmiş, muhafazakâr-İslami tonu baskın olan semtlerde bile muhalefet ile oy oranları birbirine yakın olmuştu. Biraz daha geriye gidersek, 7 Haziran 2015’ten beri iktidarın ancak olağanüstü haller altında ve kriz koşullarında oy çoğunluğunu elde edebildiği bir konjonktürdeydik.

15 Temmuz sonrasında devlet içinde derinleşen kriz ile birlikte ‘beka söylemi’, Suriye savaşı ve sürekli dış güç tehdidine referans veren ‘teyakkuz havası’, iktidarın süreci kendi lehine manipüle etmesine zemin oldu. 

İktidar aslında çoğunluğu yitirmiş ve ciddi bir hegemonya krizi içine yuvarlanmış olsa bile, muhalefetin siyasete sıfır toplamlı bir oyun olarak bakması, moralsiz olması iktidarın aslında sahip olmadığı bir ‘kudret’le bir süre daha hareket etmesini kolaylaştırdı.

Sokakta insanlarla konuştuğumuzda şuna çok rastlıyordum: ‘Oy vereceğiz ama ne olacak ki? Ne değişecek ki?’ Muhalif kesimler, artık bir şeylerin değişeceğine inanmıyordu. Seçimlere olan güvenin kaybedilmesi en büyük etkenlerden biri kuşkusuz burada.

Oysa iktidara yakın olan kesimlerde de alttan alta eleştiriler söz konusuydu. Huzursuzluklar vardı ancak ‘şimdi sırası değil; kol kırılır yen içinde kalır” tarzında refleksleri vardı. Bu kesimler, milliyetçi söylemlerin kendisini daha güvenilir bir alan olarak gördüler.

Yoksa örneğin Üsküdar’da konuştuğum kendisi AKP seçmeni olan işportacılar da durumun farkındaydı ve “AK Parti döneminde zengin daha zengin fakir daha fakir oldu, yalan yok” diyorlardı.

Moral üstünlüğü yanında AKP karşısında bir seçenek de yoktu aslında…

AKP karşısında seçenek yoktu denebilir evet. CHP alternatif politikalar üretemeyen,  sokakta güncel siyaseti takip edemeyen bürokrasisini aşamıyordu, parti tabanı ise kendisini yukarıya anlatamıyordu.

Kutuplaştırma siyaseti altında, HDP müthiş bir dışlamayla kriminalize edildi ve sistem dışına atılmak istendi. Diğer yandan, AKP kendi cenahlarından çıkacak Has Parti gibi oluşumları yutmuş, içerideki eleştirileri bertaraf etmeyi başarmıştı. Fakat İYİ Parti ve SP’nin çıkışlarıyla birlikte milliyetçi-muhafazakar-İslami tabanda vücuda gelmiş eleştiriler ayyuka çıktı.

Bu tabanda da bir kriz vardı ve insanlar bunun farkındaydı. 23 Haziran sonuçları, bir sürecin sonucu olarak görülebilir. İnsanlar, özellikle 31 Mart akşamı seçim sonuçlarıyla şunu gördü: ‘Aslında olabilir ve bir şeyler değişebilir. Biz oy veriyoruz ama bu oylar boşa gitmeyebilir ve daha da önemlisi manipüle edilmeyebilir.’ Sonraki günlerde, muhalefet nezdinde inanılmaz bir özgüven kazanıldı.

AKP seçmeni nasıl bir tavır sergiledi?

Son bir kaç yıldır MHP’li ve AKP’li gençlerle görüştüğümüzde liyakat ve işsizlik sorunundan bahsediyorlardı ve bundan rahatsızlardı. “İş bulmak için illa belediyede ya da partide bir tanıdığımızın olması mı gerekiyor, biz iş bulamayacak mıyız?” diyorlardı. “Hep kendi çevrelerine, yakınlarına yediriyorlar” söylemi de dillendiriliyordu.

Ekonomik krizle birlikte ‘topyekun enflasyonla mücadele, dış güçlere/lobilere karşı mücadele’ gibi dirençler gösterildi. Ancak insanların hayatlarındaki somut sorunlar devam ediyor. İktidarın bütünlüklü bir şekilde bu sorunu ele alıp program üretmediği günü kurtarmak adına yaptığı,  gelip geçici çözümler yeterli gelmiyor.

İnsanlar bir şekilde krizin sorumluluğunu ve ilk sonuçlarını iktidara bağlamadılar, ancak zaman geçtikçe ekonomik sorunların çözülmesine dair gerçek bir niyet ve somut şeyler de görmediler. Onlar nezdinde şu algı arttı: Sadece kendi iktidarını ve koltuğunu korumayı düşünen, kendi sermaye çevresiyle bu işleri çekip çevirmeye çalışan bir yapı var.

Bu açıdan, 23 Haziran’da ifade bulan sonuçlar, bir arayışın işaretleri olarak da görülebilir. İktidarı destekleyen kesimlerin yaşadıkları şey iktidardan ciddi bir kopuş değil ancak ciddi bir eleştiri sürecinde olmaları. Öne çıkardıkları motivasyon da şu oldu: “Bir burunları sürtsün ve günlerini görsünler. Yanlışlarını düzeltsinler. Bu açıdan rekabet iyidir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en zor zamanlarında güvendiği sandık meşruiyeti de bu son seçimlerle birlikte elinden kaydı gitti. Onun için ciddi bir kriz anlamına geliyor değil mi?

Bir seçim sonucu var: Aynı sandıktan çıkan ilçe belediye başkanını, muhtarı ve belediye meclis üyelerini kabul ediyorsunuz ama büyükşehir belediye başkanını kabul etmiyorsunuz. Çok saçma bir durumdu ve artık çok göze battı böylesi seçim manipülasyonları. İktidarı destekleyenler, memnuniyetsiz de olsa sonuçların kabullenilmesini ve olgunlukla karşılanmasını bekledi.

Ama böyle bir tavır gösterilmedi ve insanlar bundan çok rahatsız oldu. Ekrem İmamoğlu için “O da bu vatanın evladı değil mi, o da bir yönetsin, göstersin kendisini” dediler. Aslında Erdoğan ve partililer de gelen eleştirilerin çok farkındalardı ancak AKP dediğimiz mekanizma çok zayıfladı ve eskisi gibi de işlemiyor.

Eskisi gibi derken, ne zaman işlememeye başladı?

15 Temmuz’la birlikte kırılmalar derinleşti. Artık en önemli kriterin her ne olursa olsun lidere bağlılık olduğu koşullarda, kadrolar değişti ve daha önemlisi işleyiş mekanizması da aksamaya başladı. Yukarıdan atanan kişilerle ya da ihtiyaç olmadığı halde kimi isimlerle devam edildi.

Yerelin/aşağıda olanların öncellikleri gözetilmedi. Sadece yukarıdan gelen kararların uygulandığı, alttan gelen eleştirilerin üste ulaşmadığı ve ulaşsa bile göz ardı edildiği bir süreç başladı. Çünkü artık tek kaygı, 'her ne olursa olsun iktidarda kalayım' kaygısı oldu.

Erdoğan biliyorsunuz, bugünlere “ben sizdenim, halkın temsilcisiyim” imajıyla geldi ve bu popülist söylem çokça sahiplenildi. Ancak Erdoğan, kendisini her şeyin üstünde gören, sürekli ben diyen ve her şey hakkında konuşan lider figürü haline dönüştü.

Erdoğan ‘gerisine bakmayan’, çevresi ya da danışmanlarınca uyarılmayan haberdar edilmeyen, halktan kopuk, koruma ordusuyla gezen bir lider olarak söz aralarında anılmaya başladı. Yani Erdoğan onlar için hala karizmatik bir lider olmakla birlikte, sezarist yönüyle baskın olmaya başladı.

Bu söyledikleriniz “Mahalledeki AKP”nin artık güçlü olmadığı anlamına geliyor, değil mi?

Eskisi gibi işlemeyen bir parti yapısı var. Hem parti çevresinde hem de seçmenler nezdinde eleştiriler var. Ne olursa olsun, desteklerini sürdürecek bir çekirdek kadrodan elbette bahsedilebilir. Diğer yandan AKP işleyiş açısından inanılmaz pragmatist bir parti.

Partinin en önemli ideolojilerinden biri pragmatizm. Örneğin siz partinin seçimlerdeki oylarını artırdığınızda veya partiye üye kazandırdığınız süre boyunca partide sevilen sayılan bir üyesiniz. Şirketlerdeki performans sistemi gibi yani siz parti şirketinin kârını arttırmıyorsanız, orada olup olmamanızın çok bir anlamı yok, yükselme şansınız da yok. Bazıları, “Eğer burası seçim kaybediyorsa, kendime yakın başka bir mekanizmayla devam edebilirim”i düşünebilir.

(...)

Seçimin önemli başka sonuçlardan biri de AKP’nin kalesi sayılan ya da onun yönettiği Üsküdar, Eyüp, Beykoz, Sancaktepe, Tuzla, Zeytinburnu ve Fatih gibi ilçelerde İmamoğlu’nun önde çıkması oldu. Özellikle Üsküdar, Fatih ve Eyüp gibi muhafazakar seçmenin yaşadığı ilçelerde İmamoğlu’na oy geçişlerinin temel nedeni ne? Karadenizli nüfusun yaşadığı Beykoz gibi ilçelerde Pontus tartışmasının  ne kadar etkisi oldu?

İktidar, tabandaki huzursuzlukların farkındaydı. Hatta 31 Mart’tan sonra yaptırdıkları araştırmalar, köşe yazarları tarafından da konu edildi. Burada ekonominin yönetilememesi, genç kuşakların mesafeleri, liderin imaj düzeyinde değil ancak pratik olarak hayatın her alanında çok fazla öne çıkması, Karadenizlilerin oylarının kaybedilmesi gibi bir dizi farkındalık mevcuttu.

Ancak bunlara dair adım atacak bir yapı mevcut değil artık. Bugün AKP’den çok ciddi bir oy kopuşu olduğunu söylemek zor, şimdiden böyle bir kopuşu beklemek gerçekçi de değil. Fakat yaşanan değişimin önemi ortada.  

İktidar bu kez tabanını mobilize edemedi, 'ya ben ya onlar' kartı karşısında sıkıştırmayı başaramadı. Bazı kesimler susarak köşede bekledi ve ‘bırakalım onlar kazansın’ dedi. Bazıları oy vermeye gitmeyerek tepkilerini gösterdi. AKP’nin seçim stratejilerinden biri de seçmeni sandığa gitmeye ikna etmekti ama bunu başaramadılar.

Eli İmamoğlu’na oy vermeye gitmeyenler, sandığa da gitmedi. Eleştirel bakanlar arasında küçük bir kesim de İmamoğlu’na oy verdi. Bir aileden kimi oy verdi, kimi gitmedi kimi başka bir adayı desteklemiş oldu. Oysa eskiden bu oylar daha bütünlüklüydü.  Ciddi bir hoşnutsuzluk var ve biri diğerine artık “nasıl partiye oy vermezsin” diyemiyor. Bu önemli bir değişim.

Siyasetteki gücünüz, ikna ve inandırıcılığınızla ilgiliyse, daha da önemlisi geleceğe dair vaatlerinizle ilgiliyse demek ki AKP eskisi gibi vaat etme gücüne sahip değil. Olan tam da bu. Sorunlara gerçek çözümler üretmeyen, sadece aynı ezberleri tekrar eden, iktidar kaygısına düşmüş bir yapının geleceğe dair bir şey vaat edememesi. Bazı kesimler de bir şekilde AKP ile geleceklerini göremiyorlar ve o yüzden yeni bir arayışa girdiler.