Abone Ol

Prof. Dr. Yalçın Küçük: Kılıçdaroğlu, Gülen’in önerisiyle aday yapıldı

Odatv sitesine röportaj yapan Prof. Dr. Yalçın Küçük, Barış Zeren, Okan İrtem ve Deniz Hakan ile gündemi değerlendirdi.

Küçük: Kılıçdaroğlu, Gülen’in önerisiyle aday yapıldı

“CAHİLLEŞTİM, ARTIK BEN BİR MOLLAYIM”

Okan İrtem: Dış politika ile başlayabilir miyiz? Suriye sınırında trafik durmuyor. Sizin düşünceniz nedir?

Yalçın Küçük: Tabii, başlayalım. Acaba Tayyip Bey, bu arada tekrar imam-hatip günlerine mi döndü, yoksa kendisini tekrarlıyorlar mı, tam anlayamıyorum. Benim de deneyim var. Çocukluğumda köyümüze gittiğimizde, dağda, pek tepededir ve arkasında Suriye var, akrabamız olan Mıldırbeym Hocamız’ın önünde ve karşısında, Kuran Dersindeyiz, hep ezberliyorduk ve hep tekrarlardık. Az-bar, Farisi, “kalbimizden” demektir, demek, öğrenmek, içimize yerleştirmektir ve demek, din öğreniminde ezber ve tekrar esastır. Böyle başlıyoruz. Din dersinden geçenler, öğrenenler, ezberlerler ve tekrarlarlar.

Biraz erken, ama ne yapmalı, başlarken hemen bir parantez açmak istiyorum. Akepe’de henüz emperyal hevesler görmediğimiz günlerde, Türkiye-Suriye ilişkileri çok parlaktı, Suriye Başbakanı Türkiye’deydi, Tayyip Bey bir şiir okumak istedi, “sana bir Arapça şiir okumak istiyorum” dediler, herhalde ikram sayıyorlardı ve okudular. Hatırlıyor musunuz?

O.İ.: Evet, hatırlıyorum.


Y.K.: Çok hoş, Suriyeli Başbakan sustular, daha doğrusu duymadılar. Aslında hiçbir şey anlamadılar ve bir ara, belki bir gün sonra, “Tayyip Beyefendi Arapça bilmiyor” demediler, ama herhalde “şiirden anlamıyorlar”, ya da benzeri bir laf ettiler. Hayır, öyle değil, bir bilgi sorunumuz da var: Biz Türkler on dördüncü yüzyılda Farsça’nın sömürgesiydik, dilimiz esir düşmüştü, Yıldırım Bayezid İran’a mektuplarını Farsça yazardı. Türk prenslerinin şah oldukları zamanlar vardı, Şah İsmail, cevap Türkçe geliyordu. İbn-i Batuta’nın tarihi ve harika seyahatnamelerinde, bu durum çok açıktır. Ve bu arada, parantezden paranteze geçerken, Batuta’yı mutlak tavsiye ediyorum. Bendeki Fransızca ve çok güzel, bundan sonra okumayanları “cahil” ilan etmeye hazırlanıyorum. “Molla” da diyebilirim, bir derece yüksektedir. Tümden “cahil” anlamında kullanıyoruz.

Devam edebilir miyim, tekrar ediyorum, öğretmenlik de “tekrar” işidir. Ben meraklıydım, “Mıldırbeym”, babamın amcazadesi ve hocamız, köyümüzün bütün okumuşlarına sordum, “ne demek” ve hiç kimseler bilemediler. Demek benim Farsça öğrenmemi beklediler, “Mulla İbrahim”, diyoruz, biz bozuyoruz: “Mulla”, buradaki “o” harfini “u” da diyoruz, “Osman” yerine “usman” demekte de sakınca yoktur ve “mulla” bilgindir, ama biz bir zaman geldi, “o mu, molla” diyorduk. Ve “molla” cahildir ve bunu söyledim, tekrarlıyorum, bu aralar kendimi, tam bir “molla” buluyor ve biliyorum.

Hapisten çıktıktan sonra, kendimde bir farklılık hissetmeye başladım, anlamıyordum, sonra birden “evreka” bağırdım, ben bir “cahilim” ve nedenini pek düşündüm, evet, hep akepe’yi düşünüyordum, ne yaparız ve nasıl çıkarız ve nasıl kurtuluruz, hep bunu düşünmek mi beni cahilleştiriyordu. Ne o, halimize bakın, Tayyip Erdoğan ve hep konuşuyor ve hep dinliyoruz ve bir üniversite tahsili dahi yoktur. Bir muhalefet lideri, Bahçeli, bakmayın dediğine, bakkal mektebinden mezundur. Bahçeli toplam 16 yıl bakkal mektebinde talim etti ve sonuna doğru ben de orada “hoca” oldum; ne okudu, daha doğrusu okumadı, biliyorum. Hiç okumadığı için bir de doktora verdiler; hakkıdır. Ve diğeri, hakiki soyadı Karabulut Kemal, o da bakkal mektebinden; oradan diplomalı birisinden öğrendim, “Hocam, biz teksir okuduk” demişti, teksir mezunudurlar. Küçük ders notlarının teksirlerini, yer yer ezberlerler. 2002 yılından bu yana bunları, teksirlerini, dinliyoruz. Ve ben “molla” olmuşum, habarım yoktu ve şimdi var.

Hiç yabancı dil bilmezler ve Tayyip Bey’in son bakanları içinde üniversite görmüşe benzeyenler çok azdır. Birini gördüm pembe elbiseler giyiyor, “erkek” ve sanıyorum, konuştuğunu yabancı dil sayıyordu...

O.İ.: Bunları dinleyeyim, anlamaya çalışayım ve cevap hazırlamaya bakayım derken cahilleştim diyorsunuz.

Y.K.: Tabii, Okan Hocam. Ve çok güzel, buldum, çok benzedim ve cahilleştim, artık ben bir molla’yım. Ve galiba kurtuluşum için bir de çare bulmak üzereyim ve “ihmal” etmeye karar veriyorum. Kendimi değil, dinlemezsem, molla olmam; öyleyse kurtuluşumuz yakındır.

Güzel, bilenler vardır ve benim bir sözüm de şudur: Kemal Kılıçdaroğlu’ndan kurtulmazsak, Tayyip Bey daha yüz yıl kalırlar.

“MOLLA DENİZ BAYKAL, AHMET TÜRK İLE İKİ KEZ TOKALAŞMAK YETMEZ”

Deniz Hakan: Dış politika dedik ama, konu başka bir yere gidiyor. Deniz Baykal’ın çıkışına ne diyorsunuz? Bir yandan Kılıçdaroğlu tartışmasını yükseltti, ama öte yandan en gerici açıklamalarından birini yaptı. Hem ülkenin yarısının, CHP tabanının meşru kabul etmediği seçimleri oldubittiye getirerek kabul ettirmek istedi; hem de Gül adını telaffuz etti. Bu açıklamanın arkasında sermayeyi mi görmemiz gerekiyor, düşünmeden edemiyorum. Aydın Doğan’ın çok önce Gül’ü başbakan ve Erdoğan’ı cumhurbaşkanı olarak görmek istediklerini biliyoruz. Erdoğan’ı fevri buluyorlar, Gül’ü daha etkili konuma oturtmak istiyorlardı. Başaramadılar.

Y.K.: Evet, Deniz Hocam. Söylediğiniz şekilde düşünmek için nedenlerimiz var. Ve ne kadar ilginç, Deniz, yanlış anlaşılmasın Deniz Baykal, Karabulut Kemal’den, Karay Yahudisi Kılıçdaroğlu’ndan, kurtuluşu, Tayyip Erdoğan’a rakip bir güçlü “adam” bulmaya bağlamakta. Ki doğrudur. Deniz Baykal kurtuluşları birleştirmektedir ve doğrudur.

Ben kurtuluşumuz yakın diyorum ama belki de o kadar değil. Deniz Baykal çıktılar, üniversite yıllarından arkadaşım, tamam, kitap okumayı pek sevmiyor ve yazdıkları azdır, ama, anladım ki bu ara bencileyin mollalaşmıştır. Evet, çıkışı, geç kalmış olmakla birlikte doğru buluyorum, ama açılımlarına katılmıyorum, çocukçadır. Meral Hanım’ı kendisine veya sistemine başkan yardımcısı almak istiyorlar, demek mollalığa ilave bir de kendisi hakkında fazla iyimser oldular. Sanki uçmaktadır. Kendisini bilmez haldedir. Bahçeli’nin  öğrettiği bir sözcükle, Güney’de kullanılıyor, “alayınız” teslim olsanız bir fiyatınız yoktur. Meral Hanım, Ümit ve Yusuf Hocaların yanında kimse sizin yüzünüze bakmaz ve ben hiç bakmıyorum.

Karay Kemal yine satıyordu ve Ümit Hoca “hile var” dediler ve kurtardılar.

Çok hoş ve bu mollalaşma çağımızda, Molla Deniz, bir öğrenci deyişi ile, sanki “kafayı yemiştir” ve bir de Ahmet Türk’ü alıp yardımcı yapacakmış, bir çocuktur. Ve başkasını bulamamış, neden Altan Tan değil, bakın, hem Nakşibendi ve hem Barzanici, ve hem de şeriatçı.

O.İ.: Tabii böylesi aranıyorsa Altan Tan’dan iyisini bulmak mümkün değil.

Y.K.: Tabii, ey Molla Deniz Baykal, Ahmet Türk ile iki kez tokalaşmak yetmez ve Ahmet Bey’den hiç bi-şi olmaz ve ayrıca CHP şimdi bir ıskarta yığınıdır, bir yardımı olmayacağı kesindir. Ahmet Bey’in şimdi ne Türklere ve ne de Kürtlere bir yardımı olur, fakire dokunmamak isabetlidir.

Abdülmelik Fırat, Şeyh Sait’in kızı tarafından torunu ve benim de dostum idi, Paris’e gelirdi, ben sürgündeydim, beni arardı, buluşurduk, yanında Altan Tan’ı getirirdi, konuşurduk. Bu Tan, şeriatçı olmayan Kürtler’den nefret ederdi, HDP’ye Öcalan’ın hediyesidir. Öcalan’ı çok laik olarak bilirim, ama zından ve mollalaşma döneminde şeriata ve Barzani’ye yaklaştı; bunu iki dönem mebus yaptılar. Şu hale bakın, Karay Kılıçdaroğlu mislidir: O da Pavey adlı bir dilsiz kızı, herhalde Aydın Doğan’ın hatırı için iki dönem mebus seçtiler.

O.İ.: Ahmet Türk’ün 70’lerde siyasi hayata girişi de sağ çizgideki Demokratik Parti’den olmuştu. Sonra CHP’ye aldılar. Ama fikren hep sağda kalmaya devam etti.

Y.K.: Bakın, ben Ahmet Türk’ü tanırım, Kürtler Meclis’e milletvekili sokmuşlardı, bir gün önce bir yemek vardı, beni de çağırmışlardı, sonra bir ayrı köşeye aldılar. Leyla, Hatip Dicle, Ahmet Türk ve belki İsmail ve bir de ben köşedeydik; Meclis’te “Kürtçe yemin” tartışılıyordu. Leyla, Kürtçe yemin etmek istiyordu ve itiraz edenler vardılar. Bir yol bulma toplantısıdır. Yolbulduk.

Ahmet Bey’in soyadı güzeldir, ben seviyorum, ama Kürtleri de sevdiğim, uğruna hapisler yattığım biliniyor ve o kadar. Bir de çok terbiyelidir. Artık sadece kahvesi içilir ve davet bekliyoruz.

TİP’in, Aralık 1970, “Türkiye’de Kürtler vardır” kararı, ve bir de, galiba adı HEP idi, Meclis’te Kürtçe yemin açılımı; Behice Hanım on beş yıl hapis aldı, Leyla’nınki, 12 yıl olabilir ve bir ara Leyla ile aynı hapishanede kaldık, görüşürdük; zahmetli günlerden geçiyorduk. Ve hapishaneden hapishaneye görüşüyorduk. Yalnız, sen yanmasan ben yanmasam, bu günlere nasıl gelecektik ve geldik, daha yolumuz var.

Bu iki yerde de vardım. Oldum.

“AKEPE, AKAR’IN YOBAZ DÜŞKÜNLÜĞÜNÜ BİRİNCİ ELDEN BİLİYORMUŞ”

D.H.: Madem Kürt meselesine de geldik, dış politikaya şimdi girelim mi? Türkiye bir kez daha YPG’yi hedef aldı ve bir kez daha karşısında önce Amerika’yı ve hemen ardından da Rusya’yı buldu. Erdoğan’ın bu ay ABD ile görüşmesi var. Gazetelerde YPG’li askerlerle ABD’li askerlerin beraber fotoğraflarını gösteriyor, Trump’a bunu soracağım diyor. Aynısını şimdi Putin’e de yaptı. Bu kez Rus askerleriyle fotoğraf. Amerika da, Rusya da Suriye Kürtlerine açık destek veriyor, hiç saklamadılar. Eskiden Barzanistan diyordum, gene öyle söyleyeyim; daha önce çok yazdık; Barzanistan’ın kurulmasında AKP’nin çok büyük payı var. Şimdi Erdoğan, Kuzey Irak misali, Kuzey Suriye lafı etmeye başladı ve Suriye savaşının başından bu yana ne yaptılarsa Suriye’nin kuzeyinde Kürtler için resmi olmasa da, de facto bir yapı kurulmasını kolaylaştıracak, bu yönde gelişmelerin önünü açacak şekilde yaptılar.

Birincisi eskiye dayanıyor, Suriye’de Esad’a karşı savaş diye bağırdıklarında bunun merkezi yönetimi zayıflatarak Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin elini güçlendirmeyeceğini nasıl düşünebildiler? Anlaşılan, ya düşünmediler ya ilgilenmediler. Hepsini İslamcılara teslim etmek istediler. İkincisi, Fırat Kalkanı dediler, daha ilk döneminde yazdık: Amaç ÖSO’ya destek ise vahim; amaç Kürtleri vurmak diyorlarsa vuramazlar, artık hem ABD hem Rusya destekliyor Kürtleri, dedik. Nitekim Türk askerleri aylarca orada kaldılar, ölen nice askerimiz var, ikinci günden sonra YPG vuramadılar. Bu arada Erdoğan iki kez daha asıl derdinin “Esad” olduğunu ifşaa etti ve şimdi Türkiye yüklendikçe sınırda YPG bayrakları ve askerlerinin yanında önce ABD, sonra Rus bayraklarını gördük.

Ve Erdoğan, en son Putin görüşmesinde tebliğ edildiği anlaşılan uçuşa yasak bölgeyi “bizim başından beri söylediğimiz güvenli bölge” diye duyurdu. Medya arkasına dizildi. Akıl alır gibi değil. Erdoğan’ın “başından beri” söyleyip kimseye, Esad karşıtı cepheye dahi dinletemediği güvenli bölge, Esad’a karşı cihatçı koruyacak bir bölgeydi, bunu istiyordu. Şimdi kurulması düşünülen ise Esad liderliğinde Suriye’nin bütünlüğünü ve Amerikan ve Rus bayraklarının gösterdiği üzere bununla birlikte, Kürtleri koruyacak bir bölge. Üç gün önce Salih Müslim istiyordu uçuşa yasak bölgeyi. Muhalefette bunları gündeme getiren de yok, Erdoğan’a ne yapıyorsun, ne diyorsun, diyen yok. Kılıçdaroğlu’nun zaten ilgisi yok; Suriye’yi felakete sürüklemeye mi çalışıyoruz, bunu yapmaya çalışırken biz mi felakete sürükleniyoruz, nasıl bir dış politika, ilgisi yok.

Y.K.: Deniz Hocam, Portakal tv söyledi, şunu söyledi, Amerika Rusya uçuşa yasak bölgede anlaşmış; demek, dediğiniz gibi, tebliğ ediyorlar. Bu kadarını söyledi. Sözünü ettiğiniz haberi, ilkini, ben de gördüm. Ve ben hep saklarım, burada var. Hürriyet, 1 Mayıs, 2017 tarihlidir ve birinci sayfada Tayyip Beyefendi ile yakın zamanda, öğrendik, Necip Fazıl muhibbi, Hulusi Akar varlar. Büyük başlık, “bu fotoğrafı gösterip bu ne diyeceğiz”, konuşan Erdoğan’dır ve muhatap ise Trump olacaklar. Görüştüğünde söyleyeceklerini hep anlatmaktadır. Ve tekrarlıyorlar.

İzin verirseniz, arada bir konuya girebilir miyim, yazılarımda olmalıdır, Gül ve Erdoğan, Milli Türk Talebe Birliği’nde iken düzenli olarak Necip Fazıl’a giderlermiş, Necip Fazıl’ın kızı bu episodu anlatmayı çok severlermiş, pek gülermiş. Gül, ayakkabılarını kapının eşiğine koyarmış, Necip Fazıl’ın kızı bu noktayı anlatırken pek neşelenirmiş, “Babam, benim mağmum sesli oğlum gelmiş derdi ve severdi” diyormuş, arkadaşları da modern kızlar, hep gülerlermiş, bana da anlatırlardı. Yalanı yoktur, inanıyordum.

Demek Akepe, Akar’ın yobaz düşkünlüğünü birinci elden biliyormuş ve belki bu nedenle ve kaçırmamak için ordu komutanlığı yapmadan Genelkurmay’a almışlar. Güzel, ama ordu komutanı olmadan genelkurmay büyük bir eksikliktir.

Ben savaştayken düşman uçağı yaklaşırken keyfimizi hiç bozmazdık, şöyle dururduk, bir kıvırırdık ve o kadardır. Ben bombardıman ile ölen düşman ya da bizden birisi bilmiyorum. Önemsemeyiz. Hulusi Bey, her bombardımandan sonra açıklamalar yapılıyor, daha dikkatli bilgiler vermek durumundayız. Tavsiye ediyorum.

Üstad Necip Fazıl ve kızları araya girdiler, Tayyip Bey’in gösterdiği fotoğrafa dönelim, Amerikan tankını da görüyoruz, Fransız televizyonları “Kurde combattant” diyorlar, daha çok Kürt kızlar, mahcup halleri yoktur. Tayyip Erdoğan, tankların üzerinde “örgüt paçavraları” ile Amerikan bayrakları olmasına çok üzülmüşler, yalnız çok üzülmelerine rağmen çok kibarlar.

Başka bir gün ise, Türk sınırında, Kürt kombatan’lar ile Amerikan askerleri yan yana sınırı bekliyorlar ve daha doğrusu koruyorlar, dememiz daha dorudur. Bu hali, Kürtler ile Amerikan askerlerinin, sınırı Türkler’e karşı koruyorlar şeklinde anlayabiliriz. Sınırın ötesinde bizim Kürtler yaşıyorlar. “Türk Kürtler” demek istiyorum.

Biz sizinle birlikte ne yazdık, Çıkış kitabında, kitabın ikinci sayfasında isminiz kayıtlı, beraber yazdık, Obama Doktrini’ni yazdık. Truman Doktrini ile paralellik kurduk.

Tabii bir o zaman koruma yoktu, ben henüz çocuktum, 5 Nisan 1946 tarihini hatırlıyorum, İstanbul’a Amerikan savaş zırhlısı Missouri gelmişti, büyük sevinç vardı, halkımızdan, kendisini denize atanlar çoktular. Şimdi Kürtler arasında da, o kadar olmasa da sevinenler vardılar.

“RUSYA’NIN TÜRKİYE İLE BİR OYUNU VAR”

Tabii bir parantez açmak istiyorum, parantezsiz yapamıyorum, zırhlı, beraberinde, Münir Ertegün’ün cenazesini de getirmişti, Washington Büyükelçisi idi, ölmüştü, gömülmüştü, ama eli boş gelmek istemediler, çıkartıp getirdiler ve çocuktuk, hediye sanmıştık. Güzel ve devamla, Ahmet Ertegün’ün babasıdır ve aynı zamanda, meşhur İstiklal Marşı’nın yazarlarından birisidir; İbrani idi. Diğeri de Sadrazam Yehud Kamil Paşa’nın torunu Yusuf Kamil Bayur’dur ve başka yazarı yoktur. Ersoy, yazarlığı hiç kabul etmediler ve ben de Ersoy’un yazmadığını teyit ediyorum.

***

Konuşurken konuyu açıyorum, ve izin verirseniz, içine not koyuyorum, Sözcü’de Sinan Meydan’ı bir şekilde üzmüşüm. Yazmaya başlayınca, tarihçi mi, gazeteci, demişim. Ve kendileri “ben tarihçiyim” düzeltmesini yazdılar. Bu kaydı göndermek için geciktim; Doğan Avcıoğlu ve Yalçın Küçük, biz, “tarih” yazdık, çok yazdık, ama, ne Doğan ve ben, kendimize tarihçi demiyoruz, belki mesleği abartıyoruz. Mesele budur; Sinan Bey istiyorlar ve bundan böyle “tarihçi” deriz. Ben derim.

***

Bir şey daha ekleyebilir miyim, bu ara zamanı geldi, Tayyip Bey, Kut-ul Amare zaferi için “Cumhuriyet yazmadı” dediler; ben yazdım. Gizli Tarih kitabımda var, eğer daha önce bir başka yerde yazılmışsa, özür dilerim. Özür dilemeyi seven bir adamım. Bu büyük savaşı, Halil Paşa ve Sakallı Nuri Paşa yönettiler. Belki adları nedeniyle unutmuşlar.

Ben çıkardım. Ben bir Cumhuriyet’im.

***

Kaldığımız yerden devam edelim, “Truman Doktrini” henüz ilan edilmemişti, ama biliniyordu ve sanki işliyordu. Truman Doktrini, Mart 1947 tarihlidir ve Türkiye’yi uluslararası arenaya çıkarmıştır. Şöyle de söyleyebilirim, uluslararası devlet oluşumuz, bu Doktrin iledir. Bir, Marshall Yardımına, Amerikan peynir ve sütüne kavuştuk. İki, çok uzakta Kore Savaşı’na katıldık. Üç, NATO’ya girdik ve devamı var.

***

Tabii Erdoğan’ın Trump’a fotoğraf göstermesi rahatlatıcı olabilir, ama nasıl, hepsi bilinmektedir. Bu bir; ve iki, bir etkisini olacağını düşünemeyiz. Tabii, biz Kuran okuduk, tekrarı severiz. İki, Deniz Hocam yazdılar, Amerika’da başkanlık, ordunun ve komutanların elindedir. Son günlerde Esad da söylemiştir. Üç, benim Obama Doktrini adını verdiğim sistem devam etmektedir. Şöyle de söyleyebilirim; komutanlar ve şimdi çoğu bakandırlar, Obama’yla çalışanlardır. Bir fark var, şimdi çok daha kararlıdırlar.

Kararlı ne demek, yine bir paranteze ihtiyacım var, şudur: Bir vikipedya ansiklopedisine erişim yasaklanmıştır, sadece Türkler okuyamıyorlar. Peki, ne? Bir, yakın zamanda Tolga Tanış, Amerika’dan, bir çok önemli bir İngiliz araştırma kurumuna dayanarak, Türk hükümeti ile Suriye’deki bazı örgütler arasında bir alışverişin varlığını açıklamıştılar. Türk hükümetini zor duruma sokmuş olabilir. Herhalde akepe hükümeti istediler ve Aydın Doğan da Tanış’ı işinden attılar. Yerine Cansu Çamlıbel’i koydular.

İki, Rusya Hükümeti, Türk hükümetinin uluslararası mahkemelerde yargılanması için Güvenlik Konseyi’ne başvuru yaptılar. Bu başvuruyu okumuştum, çok ağır ve ayrıntılıdır. Ve Wikipedya’da yasaklanan konu, daha geniş olarak kayıtlıdır. Şimdi aramızda bir tuhaf dostluk var. Rusya vazgeçiyor mu, bekliyor mu, göreceğiz.

Rusya’nın Türkiye ile bir oyunu var.

İlki 1967 yılındadır.

D.H.: Demirel’in Moskova çıkarmasından mı bahsediyorsunuz?

Y.K.: Evet. Demirel, Moskova’ya gittiler; Rusya, İskenderun Demir Çelik ile Seydişehir Alimunyum yatırımı “verdiler”, üstlendiler. Ankara ise, Türkiye İşçi Partisi’ni aldılar. TİP’i yıkmaya yönelik hücumlar 1968 yılında başlamıştır. Çok acımasızdılar ve arkada polis var.

D.H.: Rusya’nın Türkiye ile hesapları var, çok açık, ancak sizin işaret ettiğiniz türden bir anlaşma göremiyorum ben.

Y.K.: Tabii, Tayyip Beyefendi her Soçi’den sonra “çok anlaştık ve çok dost olduk” diyorlar. Arkasından, “bir gece ansızın” demeye başlıyor ve doğru, Rusya ile anlaşma Sovyetler ile yaptıklarımıza benzemiyorlar. Peki ne demek, yazmam gerekiyor.

Devam ediyoruz, Tolga’nın yerine Cansu Hanım’ın görevlendirildiğine işaret etmiştim; ancak çok fazla haber çıkarmıyor. İşinin rahat olduğunu düşünebiliyoruz. Ama, 2 Mayıs 2017 tarihinde, Hürriyet’te, “ABD’den YPG’ye Doğrudan Silah” başlıklı haberini okuyoruz. Demek, Türkiye’nin itiraz ve/veya ricalarının, şimdilik bir etkisini göremiyoruz. Obama Doktrini işlemektedir.

***

Şimdi, herkese ve mutlak herkese, 2014 tarihinde yayınlanan “Çıkış 1” kitabımızda benim “10 Ağustos/12 Eylül Tezlerim” ve sizin, Deniz Hakan hocamın “The End of Games” yazısı var ve biz burada Obama Doktrini’ni anlatıyoruz. Artık Türkiye’nin bir “ikinci sınıf” ülke olduğunu ileri sürüyoruz. “10 Ağustos/12 Eylül Tezleri tamamen şöyle başlamaktadır: “Birinci Tez, Başkan Obama, 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini’ni yenileme kararı almış ve ilan etmiştir. Obama’nın sağlık harcamalarını sosyal sigorta kapsamına almasından sonra, ki bu Amerikan halkına en uzun ve haksız ihmallerden birisiydi ve kısmen giderilmiştir. Obama Doktrini de, Amerikan ölçüsünde tarihseldir.” Çok güzel ve buradayız.

Peki, bir, “Obama Doktrini”, Amerika Birleşik Devletleri dahil dünyada ilk kez biz söylemiş oluyoruz. Daha sonra Amerika’da bu deyiş kullanıldı, ama sadece, İran ile ilişkilerin yumuşatılmasına bağlanmıştı. İki, biz, “Truman Doktrini” tarifine bağlı kalmak istiyorduk, ama asıl işin dikkatlerden uzak kalmasını mümkün görüyorduk. Ve şimdi daha rahatız.

Burada Birinci Dünya Savaşı ve hatta Sykes-Picot Anlaşması misali bir yeni Orta Doğu kurulmak istenmektedir. Şimdi de öyledir; ancak henüz tam kapsamını göremiyoruz. Görebildiğimiz, Türkiye artık kendi topraklarında, bağımsız kalabilir, ancak ikinci sınıf bir ülkedir. Kürtler ise 1947 yılındaki Türkler misli artık birinci sınıftır.

Amerika ve Kürtler, Türk Kürtleri, yaşadıkları yerleri koruyorlar. Rusya da bırakmıyorlar. Ve tarihimizde büyük bir dönüştür.

Biz yazdık. Şimdi ortadadır.

Bu sabah, 3 Mayıs 2017, Fransız ve Amerikan televizyonları Rakka’da veya başka bir yerde “kombatan” Kürt kızlarını gösteriyorlar ve demeçler alıyorlar. İlerliyorlar. İki taraf da çok rahatlar.

Affınıza sığınıyorum, tabii uyduruyorum.

Tabii kabul etmek gerek, bazen ben de şaşırıyorum, tabii güzel uyduruyorum. Doğru çıkıyor ve ben de görüyorum.

BAYKAL’IN AÇILIMI DOĞRU YÖNDEDİR

Barış Zeren.: Peki muhalefete dönebilir miyiz? İlginç, tam bir statüko çöküşü var. Referandum sonuçlarıyla yalnızca AKP-MHP çatırdamadı, yalnızca seçim sisteminin itibarı çökmedi, bir de CHP sallanıyor. Bu çok özetle CHP’nin de AKP sisteminin bir parçası yapıldığını gösteriyor. Baykal’ın çıkışları buna nasıl set çekecek?

Y.K.: Ne beklenebilir ki, cehepe lideri, akepe’nin üçün biri ile, hükümet olduğu zaman, hemen başında, bir kaset ile tutsak alınmıştı ve kimselerin haberi yoktu. Ben Deniz’i tanıyordum; uzun arkadaşlığım vardı. Beraber aynı sularda kürek çektik; eşi Olcay, dört yıl Mülkiye’de sınıf arkadaşımdı. Deniz’i tanıyordum, ama gördüğümü, Baykal’a hiç benzetemiyordum. 2006 olabilir, televizyonlarda, “Deniz, muhalefet ol” bağırıyordum, ve 2007 seçimlerinde Doğu’da bir tek miting yapmadılar, sadece bağırdım. Ne yazık, bir tutsak olduğunu hiç bilmiyordum. Çok tuhaf idi; tutsak imiş, bu bir seçim için harika bir icattır: Muhalefet lideri esirdir ve ama, biz bilmiyoruz, sadece Tayyip Bey, bilmektedir. Tutsak seçim yasası ve şartlarını değiştirmekte, Tayyip Bey buyur edilmektedir.

D.H.: Siirt seçimlerini hatırlatıyorsunuz.

Y.K.: Evet, inanılmaz ve pek acımasız bir düzenlemedir. Bunu nasıl düşündüler ve nasıl buldular; başından itibaren bir Amerikan parmağı varsaydım. Müthiş bir darbedir ve bu acımasızlık darbesinin karşısında herkes masumdur.

Artık bu bölgede, Orta Doğu, Amerikan parmağı ile İsrael parmağını birbirinden hiç ayırmıyorum. Parmaklar birbirine geçmiştirler.

Tuzak olabilir, zaaf diyebiliriz, ama Deniz’in de çok kötü oynadığı mutlaktır. Derhal ayrılması gerekirdi ve bugünden çok önce ve bugünkünden çok daha güçlü olurdu. Bunu yazmış olduğumu hatırlıyorum ve tekrarlıyorum.

***

ECEVİT’E KILIÇDAROĞLU’NU KİM ÖNERDİ

Şöyledir, 24 Ocak 1993 günü, Villa’da çalışıyordum, Temren’den bir telefon aldım, “Yalçın, Uğur’u vurdular”, sevgili arkadaşımız Mumcu’yu aldılar ve hemen karar verdim, “sırada ben varım,” ve hızla dışarı çıkmak durumundayım. Devamla, ve 17 Şubat 1993, aynı zamanda, Eşref Bitlis Paşa’yı, Jandarma Umum Komutanı, ya kazaya uğrattılar ya da vurdular; orduda Almanya’da kurmaylık okumuş tek subayımızdı ve kurtuldular.

O.İ.: Ve 24 Nisan’da, Turgut Özal ölüverdiler.

Y.K.: Ve derhal bir basın açıklaması yazdım, yayınlanmayacağını biliyordum, “İsrael Darbesi” diyorum. Tarihe not düşüyordum.

Tansu Çiller’in, Selanik’ten bir küçük kız, başbakanlığı bundan hemen sonradır. Seçim ve Erbakan’ın başbakanlığı bunu izlemiştir. 1958 Türk-İsrael gizli anlaşması, İsrael’e imtiyazlar veriliyordu ve 1966 yılında, Başbakan Erbakan’ın imzasıyla, tekrarlanmıştır. Bu da pek müthiş bir oyundur.

Kaset icadı türündendir. Adım adım gidiyorlar.

Ecevit’in 1974 yılında Erbakan ile ve 1999 yılında Bahçeli ile hükümet kurması çok büyük hatadır. Dahası var. Hem Bahçeli ve hem Kemal Derviş Akepe’ye yakındılar ve Akepe için hareket ettiklerini söyleyebiliyoruz.

Hem Bahçeli, hem de Derviş, ikisi birden “erken” seçim icat ettiler, Akepe’nin çoğunluğu alacağını hep biliyorlardı. Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu hem İsrael’e ve hem de MHP’ye yakındı, seçime engel kabul etmediler. Aydın Doğan’ın yanında çalışan Sedat Ergin, bu arada, Kıvrıkoğlu’nun basında yardımcısı olarak hareket ediyordu. Ve pek güzel, ben 2001’de Bahçeli’nin Akepe’li olduğunu televizyonlarda ilan etmiştim. Herhalde bugün şüphe eden yoktur.

Hapishanede, Doğu Perinçek’e, kendisinin Akepe’li olduğunu ifşa ettim ve bir de mektupla bildirdim. Belki daha rahat yaklaştılar.

Devam edelim, Kılıçdaroğlu iki kez milletvekili adayı oldular ve ilki, Bülent Ecevit vasıtasıyladır. Bunun, Gülen’in önerisi olduğundan pek kuşku duymuyoruz, Gülen-Ecevit birbirine çok yakındılar, arada buluşuyor ve felsefe konuşuyorlardı; iddiaları budur. Buradayız ve devam ediyoruz. Ecevit, Ankara’dan aday yaptı; Kılıçdaroğlu buradan kazanamayacağını düşündü ve ayrıldı. Yalnız bu adaylığını gizli tutmaktadır.

Ecevit’in, Gülen’in ricası olmasa, Kılıçdaroğlu’nu yaklaştırmayacağından eminim. Bülent Bey, böyle pek bilgisiz ve nerede ise “molla” insanları yanına yaklaştırmazlar; demek “felsefe arkadaşı” Gülen’i kıramamışlar. Ama aday, kazanamayacağını düşünerek kaçtılar.

Deniz Baykal için söylenecekler ise artık daha kısadır; Baykal, Ecevit’in yanından kimse almazlar.

KILIÇDAROĞLU’NUN ZAMANINDA CEHEPE’YE BİR TEK ATATÜKÇÜ VE CUMHURİYETÇİ ALINMAMIŞTIR

O.İ.: Hakkınız var, Ecevit ile Baykal birlikte CHP’de oldukları 70’li yıllarda dahi birbirleriyle anlaşamıyorlardı. Kadroları ve yakın oldukları insanlar ayrıydı. Baykal’ın Ecevit’in yanından gelen bir ismi kendi isteği ile alması bu nedenle de çok zor.

Y.K.: Ancak rica büyük yerdendir; Gülen’in isteği üzerine, Kılıçdaroğlu, cehepeli ve milletvekili adayı olmuştur. Artık milletvekilidir.

Belediye başkanlığı adaylığı ise, Gülen ile Aydın Doğan’ın ortak oyunudur. Ankara’da şansı vardı, ama önemli olan propagandasını yapmaktı ve tanıtmak ve popüler yapmak istiyorlardı. Bu maksatla İstanbul’u seçtiler. Bir gazetecilerini reklamlardan sorumlu yaptılar ve Aydın Doğan’ın “D” televizyonunu açtılar. Yalnız, bu oyundan Akepe’nin haberi vardı, Melih Gökçek’i Kılıçdaroğlu ile yarışa soktular. Nasıl olduğunu anlayamadık, katıldıkları televizyon programında Gökçek’i “mağlup” ilan ettiler ve Gökçek yenilmeyi itirazsız kabul ettiler.

O.İ.: Yanılmıyorsam, Doğan Grubu 2010’da Kılıçdaroğlu’nu çok övüyordu.

Y.K.: Yanılmıyorsunuz, Okan Hocam, yanılmıyorsunuz. İlan ettiler, çok mütevazı dediler. Çok mütevazı yerlerde kalıyormuş, fakirlere uygun bir yermiş, pencereden her ikisini de gördük, güzel görünüyordu ve etkilendiğimizi söyleyebiliyoruz. Fakat sonradan öğrendik, Kılıçdaroğlu İstanbul’da hep Meclis lojmanlarında kalmıştı ve Meclis Başkanı Cemil Çiçek, hiç düzeltmediler. Kılıçdaroğlu’nu, Akepe’nin adayı olarak bildiler. Doğrudur.

***

Esas soyadı “Karabulut” ve özür diliyorum, tekrarlıyorum. “Kara” , İbrani’de “yazmak” fiilidir, bulut’un karşılığı ise “annan” olmakla, tamı tamamına bulut’tur, “Davut Bin Annan” ise , Davut oğlu “Bulut” anlamındadır. Asıl soyadından, “kara” ve “bulut”, İbrani karşılığıdır.

Güvenilmesi zor bir adamdır, soyadını taşıyanlar, bilinen halası ve amcasıdır ve Çalışma Bakanı Mehmet Moğultay’a dayanan bir kaynak, Kemal Bey’i ve ailesini, “Karay” Yahudisi sayıyorlar. “Karay”, ki Kara’lar anlamındadır, bir din ya da en azından tarikat kabul ediliyorlar. Dilleri, Türkçe ve İbrani karışımıdır; biz ve Ruslar “karay” ve Yahudiler “Karaim” tabir ediyorlar.

Ahmet Davutoğlu, Kemal Karabulut ve Cemil Çiçek, birbirine benziyorlar. Bulut, Çiçek, Şahin, Davut çok kullandıkları isimlerdir. Ve Kemal Karabulut’un Alevilikle bir ilgisi yoktur ve kardeşi, ağabeyinin Kabe’ye ziyaret ettiğini de açıklamıştır. Karabulut bir günde kardeşini cehepe’den kovdurmuştur.

O.İ.: Şimdi muhalifleri kovma çabasında.

Y.K.: Onu eksik bırakmaz. Karabulut, bir günde de muhaliflere göz dağı verebilmek için, eski bakan, Fikri Sağlar’ı, kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna vermiştir. Arkasından da Parti’den uzaklaştırılmıştı ve “benim zamanımda cehepe’ye alınmıştır”, dediler. Kısmen doğrudur; Fikri Sağlar’ı çok eskiden ve cehepe ve shp’de bakan olduğu zamanda tanıyordum. Çok iyi bir cehepe’li olarak biliyorum. Sonra daha “liberal” bir görüşü vardı ve görmüyordum.

D.H.: Bugün iyi açıklamaları var. Ergenekon, Balyoz davaları sırasında cumhuriyet düşmanlarının yanında yer almıştı, ne yazık ki.

Y.K.: Liberal durdu ve ben görmedim. Kılıçdaroğlu işte bu zamanda Sağlar’ın Parti’ye dönüşünü kabul etmiş olabilir, bu bir. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun zamanında cehepe’ye bir tek Atatükçü ve cumhuriyetçi alınmamıştır. Alınanlara, Bekaroğlu, Aytun Bey, Sezgin Bey, örnektir; alınanlar içinde cumhuriyetçi, Atatürkçü ve benzeri hiç yoktur. Kemal Bey, cumhuriyet halk partisi’ni bozmak üzere, Parti’nin başına getirilmiştir. Getiren, Gülen’dir ve Aydın Doğan işbirlikçisidir.

Gülen’in kalesi artık cehepe’dir ve Deniz Baykal’ın bu açılımında KIlıçdaroğlu’na yüklenmesinden çok rahatsız oldular. Bir örnek verebilirim, Cumhuriyet Gazetesi’ne en kibar sözcükle “eski Gülenist” gazete diyebiliyoruz. Eski, ama eski olsa da, Baykal’ın açılımından çok rahatsız olduklarını anlıyoruz. İklim Öngel adında bir hanım kız kendini tutamamış, Baykal’ı ezmek istemektedir. Müthiş cüretkar bir yazıdır.

Ama artık Fikri Dostumuzu görüyorum ve buldukça bazı yazılarını okuyorum. Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü heyecan verici olarak savunmaktadır. Karabulut Kemal, Fikri’den bu nedenle rahatsızdır. Hem Atatürkçü olduğu için ve hem de aday olup yerine geçme ihtimalinden çok kokmaktadır.

Bu tür adamlar çok korkaktırlar.

FİKRİ DOSTUM KURULDA KEMAL BEY’İN YANINDA MI OTURUYORLAR

B.Z.: Fikri Sağlar’ın “Parti Meclisi’nde herhangi bir karar alınmasına izin vermiyor, saatlerce tartışıyoruz, o kulağına kim ne fısıldıyorsa kararını ona göre veriyor” sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Fikri takip yaparsak, siz de sürekli bu fısıldama meselesini gündeme getiriyordunuz ve Gürsel Tekin mealen “Kılıçdaroğlu karar alamaz, yardımcı oluyorum” diyordu.

Y.K.: Tabii, nasıl buluyordum, Fikri Sağlar merak ediyor ve hakkıdır, ne de olsa Kılıçdaroğlu Atatürk’ün kurduğu bir partinin yöneticisidir. Ve merak, bilimin başlangıcıdır.

Aydınlatmak isterim, işimdir ve iki isimden bahsetmek istiyorum. Bir, Kemal Derviş’tir. Arada bir gelirler, şehre bile inmezler, Derviş Kemal ve Karay Kemal, hava alanında buluşup kulak kulağa konuştuklarını biliyoruz. İsrael’in ve Gülen’in emirlerini getirirler; nettir. Öyle mi, a, Bahçeli ile ayrı ayrı, erken seçim ilan etmişlerdi ve başbakanın, ama ne başbakan, Bülent Bey’in, haberi yoktu. Ve, b, bir ara on beş gün kayboldu, Bülent Bey saftır, kaygılandı, aradı bulamadılar. Bir devlet bakanı kayboldular ve kayıp ilanı dahi verdik. c, Bülent Bey, “Derviş’i, ben davet etmedim” de dediler. Sanki sömürgede bir başbakandır. Özetle, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kulaklarından birisidir.

Duyduğuma göre cumhurbaşkanlığını çok tanıdığımız birisine vaat etmişti, hazırdı, galiba Derviş geldiler ve herhalde “Ekmeleddin” dediler. İsrael, Ekmeledin’i, Arap Birliği’nden bilmektedir. O da herhalde bir molla’dır, Karay’a inandılar.

Diğerine, Fransızca “méchant” diyoruz, “kötü” ya da “fena adam” demek de mümkündür, doğru sözü çok azdır. Bir, üniversite okuduğunu söylemişti, işkence yaptım, okumadığını kabul ettiler.

D.H.: Kim Yalçın Hocam?

Y.K.: Bir dakika, açıklayacağım. Tabii, iki, öğretmen de olduğunu söylemişti, gerçek dışıdır. Üç, sıkıştırdım, “hayır, sol eylemler vardı, solcuydum, okula gidemiyordum, bunu da buldular. Ben de 1981 yılında sıkıyönetim olduğunu, üniversitelerde hiç eylem olmadığını ekleyebildim. Yardımcısı Barış Yarkadaş misali tahsilsizdir; Yarkadaş tamircidir ve bu ise artık çok zengindir. Kulaktır, ama, hiç tahsili bulunmamaktadır.

D.H.: Gürsel Tekin’den söz ediyorsunuz.

Y.K.: Tabii, cehepe tabanı bilir ve hiçbir seçimde oy almaz, Kemal Bey yine de yanından ayırmıyorlar. Ben kendi kendime soruyorum, acaba ortaklıkları var mıdır; arsa işi, adı üzerinde, “spekülasyon”, oturduğunuz yerde para kesiyorsunuz. Ortak değilse, Karay Kemal akılsızdır. Bu kadar yakınında tutuyorlar. Karay Kemal, doğrusu ortak değilse, Yahudi olduğuna inanmıyorum.

Bu kulağın hiçbir tahsili yoktur, arsa spekülatörlüğü yaparlar ve alır satarlar. En büyük işi Ataşehir’dedir, yenidir, al al, satıyorlar. Çok zengindir.

Fikri Dostuma soruyorum, Kemal Bey’in, kurulda, yanında mı oturuyorlar; gerçi kulak olması için yanında oturması gerekmemektedir. Her yerde fısıldamaktadır. Bu, bir, ve ikincisi Gülenist olduğunu ben çok söylemiştim ve hiçbir sakıncası ve etkisi yoktur. Tayyip Beyefendi, cehepeli Güleniler ile hiç ilgilemiyorlar. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Güleni olduğunda hiç şüphemiz yoktur ve ben böyle düşündüğümü hiç saklamıyorum. Gürsel Tekin öyledir; Fethullah Hoca’nın başı ya da karnı ağrısa hemen Zaman’a uğrardı, sağlıklar diler ve ellerinden öperlerdi. Hep oradadır.

Yalnız, Güleni olsa ne olur, bunların çoğu Akepelidir ve Kılıçdaroğlu has ve çok saygılı Akepeli’dir. “Ben cumhurbaşkanı adayı olmam” diyorlar ve tabii, olmazlar; karşı çıkmak saygısızlıktır. Ve yazdıklarımı hatırlayacaklar, Ekmeleddin’e hep pek beyefendi Tayyip Bey’dir, demiştim. O başkadır.

“KEMAL BEY, ‘DÜRÜST OL’ DİYE BAĞIRIYORDU”

B.Z.: Kılıçdaroğlu’nu hep sert eleştirdiniz, ama ilk kez bu kadar köşeli ve net ifadeleriniz var.

Y.K.: Hayır, gayet bilimsel. Kılıçdaroğlu hep böyle değildi, ne oldu bilinmez, bazı seçim bölgelerinde, İstanbul’da İzmir’de, adayları seçmenlere bırakmak istedi, İzmir’de başına kendisi geçti, İstanbul’da böyle işleri kulağına bıraktı ve amma, seçilecekleri kendisi belirledi. Denizci Albay Dursun’a da “sen de” dediler, git kulağıma yazdır adını buyurdular. Dursun Albay’ı hapisten tanıyorum, aynı mahkemede idik, vaktimiz oluyordu ve ben bir kez konuştum. Bana Tayyip Erdoğan’ı övdüler ve kabul ediyorum, çok güzel de anlatıyor ve övüyorlar; Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul’da bir sandıktan çıkardılar. Ben Tayyip Bey’e hayranınızdır, diyorum ve kaçırmamalarını salık veriyorum.

Çıkanların çok çok büyük kısmı, Barış Bey, Mahmut Bey, Eren Bey ve diğer beyler, buradan ve Gülen listesinden milletvekili oldular. Ama kabul etmek gerek, artık değiller. Artık çok büyük saylavlardır. İçlerinde Gülen’e küfür edenler de var. Amma küfür ederlerken bir ayaklarını kaldırıyorlar. Bakıyorum ve görüyorum.

En beğendiğim Barış Yarkadaş’tır, bana bir gün, Gürsel ile gelmişlerdi ve tereciye tere sattılar, Tayyip Bey’in hastalığını anlattılar. Yarkadaş’ın bir de kitabı var, anlatıyorlar, ancak, Güleni olduktan sonra unuttular.

Bu ara ben çok beğeniyorum. Müthiş, hiç hapse girmedi, hiç avukatlık yapmadı, ama hakimleri ve hukuku çok iyi biliyorlar ve Güleni hakimleri tek tek yazıyorlar. Tahminim şudur, toplantılardan biliyorlardır; herhalde aynı cemaattendirler.

Tabii, Kemal Bey müthiş demokrattır ve kulağı, yakını da Gürsel Tekin’dir ve Ataşehir’de büyük işler yapmaktadırlar. Ataşehir Belediye Başkanı ise Battal Bey’dir, şimdi Cemal Bey ile televizyon bile kurdular. Çok güzel, şöyle devam ediyorum: Bu çok yakın seçimde, benim pek inanamadığım bu seçimde, Battal Bey’in eşi, dişçi ve şarkıcı imiş, liste başından, bir numara saylav olmuşlar. Bu “demokratik” seçim üzerine, Hürriyet ve Sözcü, Kemal Bey’i çok demokrat buldular ve yazılı olarak da kutladılar.

Çok demokrasideyiz.

Ama ben buna yine de seçim demiyorum ve meçim sayıyorum.

B.Z.: Merkezi bu müteahhit lobileri tutmuşken “taban da taban” sözleri ne kadar havada kalıyor. Son seçimlerde bunlar Anadolu’da halkın sevdiği, başarılı CHP’lileri bir kenara itip kendi adaylarını dayattılar. Çok yeri AKP’ye verdiler. Mesela İskenderun’u AKP’ye kaptıran birtakım CHP’liler şimdi orada AKP’lilerin yaptığı camilerin açılışlarına gidiyorlar. Halk domates alabilse önce bunlara atacak.

Y.K.: Olur mu efendim, Kemal Bey, “kulak” meselesinden söz ederken “tabanımız istiyor” dediler. İsvan’ın cenazesinden çıkıyordu, bir taban, tabandan biri demek istiyorum, Kemal Bey, “dürüst ol” diye bağırıyordu. Ve ben ekliyorum; Kemal Karay’ın tabanında iki Gürsel var ve bir de Recep, Recep, Recep Bey, ya da Albay, milletvekili olmak isteyenlerin katkısını toplamaktadır. Ve ben devam etmek istiyorum.

Kemal Bey, ortak değilsen artık ol. Çünkü taban “dürüst ol” deyu bağırmaktadır.

Odatv.com