Nihat Genç'ten olay Elif Şafak yazısı: Sümüklü mehdinin biseksüel gelini

Elif Şafak’ın ‘ben aslında biseksüelim’ söylemi üzerine okuyucularından yüzlerce mail alan Nihat Genç, konu hakkında yazı yazdı. İşte Nihat Genç’in o yazısı..

Eklenme: 19 Ekim 2017 15:05 - Güncelleme: 19 Ekim 2017 15:15

İşte Nihat Genç’in "Sümüklü mehdinin biseksüel gelini" başlığıyla yayınlanan
yazısı;

Elif Şafak’ın ‘ben aslında biseksüelim’ (hem kadınla hem erkekle demek) açıklaması üzerine okuyucularımdan yüzlerce mail aldım, acilen bir yazı siparişinde bulunuyorlar, haklılar tabii, bir Elif Şafak uzmanı olarak bu büyük ‘tarihsel’ olayı ben yazmayacağım da kim yazacak?

Batı kamuoyunda ‘cemaat’ ve ‘mehdi’ lafları aldı yürüdü, bir manyak ve piskopat bir sümüklü mehdinin gelini olarak anılmak dayanılacak bir eziyet değil, henüz bir yıl öncesine kadar ‘insanlık, diyalog, liberal değerler ve hoşgörü’yle kendini pazarlayan Elif Şafak için bu suçlamalar ‘zor gelmeye’ başlamış olmalı.

Hatta cemaat ve mehdi lafları ajan piskopat suçlamasından öteye artık bir ‘savaş suçuna’ doğru evrilmeye başladı, hatta, bu suçlamalarla her han ‘tutuklanması’talep dahi edilebilir hale geldi.

Bu ‘ajan’ ve ‘hain’ ve ‘piskopatlık’ ve ‘sümüklü mehdi’ cephesinin hemen terkedilmesi lazımdı. ‘Biseksüelim’ diyerek cephe değil mevzi değiştirdi.

Ve şimdi bu yeni mevziisinde düne kadar cemaatin gelinine yapılan eleştirileri ‘ben aslında biseksüelim’ kıvırmasıyla daha rahat göğüsleyebilecek, çünkü batı kamuoyunun en hassas olduğu özgürlükler alanına giriverdi.

Ajan, hain, sümüklü mehdi, piskopat cemaat gibi eleştiriler karşısında yitirmekte olduğu yazar kimliğini, şimdi Elif Şafak ‘hayır ben lezbiyen’ olduğum için bana saldırıyorlar, bana saldıranlar ‘homofobik’ faşistler, Türkiye’de yaşamam mümkün değil, diyerek mercimek beyniyle karşılamayı düşünüyor.

 
Kimliğini, manyak bir cemaatten eşcinsel alanına kaydırmak bence de iyi bir strateji…

Ancak batıyı tanıyabilmek elçilik idare memurunun kızı olarak İngilizceyi iyi telaffuzuyla yetmiyor.

Mesela batı kamuoyunda Araplar kendilerini ‘prens’ olarak pazarlar, mesela, aynı yüksek çevrelere girmek isteyen Hintliler kendilerini ‘zengin üst sınıfın’ çocukları olarak.

Ancak aynı kamuoyunda Türkler’e gelince iş karışıyor, uzun bir süre, Avrupa solu ve neoconlara uyup onların panellerine katılıp Türkiye’deki "faşist ve Kemalist ordu"nun ‘muhalifleri’ olarak kendilerini pazarlamanın bayağı ekmeğini yediler, şimdi bunun da modası geçti.

Artık ortada "faşist ordu" da yok, şimdi muhalif cepheler de karıştı, daha düne kadar Elif Şafak’ın AKP’li bakanlara yaptığı övgüler The Guardian’ın arşivinde duruyor.

Liberaller neyin muhalifi pek anlamış da değilim, ancak, sürekli bir ‘kimlik’ krizi yaşadıkları kesin, cinsiyetleri milliyetleri sabit yerinde durmuyor gidip gidip geliyor. Tabii ki ilk sarıldıkları ‘kimlik’ evrensel kimlikler, liberallik zaten bir ‘dünya vatandaşlığı’, lezbiyenlik de öyle, bir genel kimlik.

Bence asıl kimlikleri, bu zavallılarda kendilerini Batı’ya kabul ettirmek gibi bir bitmeyen o iştah ve hevesleri.

Kendilerine habire kimlik ararlarken Türkiye’de siyasetler değiştikçe kimliklerini değiştirmek zorunda kalanlar keşke Batıyı tanıyabilseler de bu kadar çok kimlik krizine girmeseler.

1975 yılında çekilen ünlü sinemacı Kübrick’in Barry Lyndon filmi konumuzun ilk öğretici örneği, müthiş bir filmdir, sınıf değiştirmek isteyen bir İrlanda köylüsünün başından geçen çok sert maceralı bir hikayeyi konu edinir.

Aristokrasi, burjuvazi bir yüksek üst sınıftır, o sınıftan evlenseniz o sınıf kadar zengin olsanız o sınıfın kültürünü içselleştirmeye çalışsanız dahi, bir yere kadar.

Barry Lyndon filmi bir köylü çocuğun bir üst sınıfa asla giremeyeceğini anlatır. Üst sınıf Batı’nın genlerine kodlarına kanına girmiştir, dünyanın en büyük yönetmenlerinden sayılan Kübrick, bize, bu sınıfın sert aşılmaz duvarlarını gösterir. Ve filmin sonunda kahramanımız hem malikanesini hem asil eşini hem servetini hem bacağını kaybeder ve elinde sadece hayata başladığı yoksul köylülük kalır.

Gelelim ana temamız ‘lezbiyenliğe’… Daha birkaç yıl önce Mavi En Sıcak Renktir filmi Cannes film festivalinde büyük ödülü aldı. Film bir lezbiyen filmi ve dünya lezbiyenlerinin baştacı filmi.

Ve filmde onlarca dakika kesintisiz süren sevişme sahneleri pornografinin dahi sınırlarını aştı ve Fransa’nın en özgürlükçü sinema eleştirmenleri dahi, bu uzun süren pornografik sahneler karşısında küçük dilini yuttu, hatta bir çoğu sendeleyip şaşırdı ve hatta gösterime girip girmemesi dahi tartışıldı.

Batılı ve Türk izleyici ve eleştirmenler ister istemez filmde iki kadının aşkı ve yatağı ve romantizmine kilitlendi.

Oysa filmin konusu iki lezbiyenin romantik aşkı ve sevişmesi, asla değildi.

Kübrick’in filmi 1975, Mavi En Sıcak Renktir filmi ise 2010’larda çekildi ve ama, filmin konusu aynıydı: Sınıf!

Orta sınıftan bir liseli kız erkeklerden değil kadınlardan hoşlandığını anlar ve gay barlarına gitmeye başlar ve orada mavi saçlı bir kadına aşık olur.

Aşık olduğu kadın üst sınıftan bir kadındır, evlerinde istiridye yerler, liseli kızımız ise evinde domatesli makarna yer. Liseli kızımız onca okumasına rağmen ancak bir öğretmen olabilmekte, mavi saçlı sevgilisinin ise çok zengin bir çevresi vardır. Liseli kız eşcinselliğini ailesine anlatamaz, sevgilisi ise tanışmalarının hemen sonrasında sevgilisinin ailesine bir akşam yemeğiyle takdim edecek sosyal anlayışta ve rahatlıktadır.

Film, sınıfsal farkları daha da ileri götürür ve sınıfsal farkları konu edinir, mesela, mavi saçlı sevgilisiyle ayrı bir evde yaşamaya başlarlar ve partiler verirler, partide görürüz ki, mavi saçlı sevgilisi başkalarıyla rahatlıkla flört etmeyi sürdürmekte ve bu durum evlilikleri için ‘ahlaki’ bir suç hiç oluşturmaz.

Ancak liseli kızımız bir kaçamak yapar ve mavi saçlı sevgilisi alt sınıftan sevgilisinin bu kaçamağını hiç affetmez ve sevgilisini fahişelikle suçlayıp evden kovar.

Ve ayrıca bir yatak sahnesinde, ki, filmin merkez sahnesidir, mavi saçlı sevgilisi liseli kızımızı koynuna alıp okşarken şunları söyler, ‘öğretmenlik yetmez, sen de bir şeyler yapmalısın, mesela yazar olmalısın’ der…

Filmin özeti de bu sahnedir, yüksek sınıfın kendine ait zevkleri vardır, ahlakı vardır, görüntüsü vardır ve liseli kızımız dünya güzeli olduğu halde…

Ve asıl önemlisi, mavi saçlı sevgilisinin bütün arzularını doya doya dibine kadar karşıladığı halde mavi saçlı sevgilisinin havalı entel üst sınıf dünyasını dolduramaz.

Cinselliğin yeri doldurulur ama sınıfsal farklılığın yeri doldurulamaz?

Tunuslu yönetmen Abdellatif Kechiche, Mavi En Sıcak Renktir filminde dünyalılara şunları söyler: Bedenlerimiz aynı olduğu halde. Cinsiyetimiz aynı olduğu halde. Arzularımız şehvetimiz aynı olduğu halde. Aynı yatakta olduğumuz halde. Aynı yatakta birbirimizin en mahrem yerlerini saatlerce emdiğimiz halde…

AYNI İNSANLAR DEĞİLİZ

Sınıf farkları her yerdedir.

Sınıf farkları cinsiyetimizden zevklerimizden romantik aşkımızdan dahi çok başka bir yerdedir.

Filmin Avrupa’nın en büyük ödülünü alma sebebi de budur, yoksa, filmin geri kalan kısmını pornografik sitelerde pekala bulabilirsiniz.

Jack Goody’nin müthiş kitabı Tarih Hırsızlığı İş Bankası’ndan çıktı, aynı şeyleri akademik olarak anlatır.

Kitabı, Avrupa merkezli kültüre Batı topraklarından yapılan en sert ve en filozofik eleştiridir.

Her solcunun tekrar tekrar okumasını salık verdiğim bu kitapta yazar, batınının kendini dünyanın merkezi olarak görmesine çok sıkı akademik eleştiriler getiriyor.

Bilimsel buluşlar, üniversite, uygarlık, şehir, feodalite (egemenliğin bölüşümü), kapitalizm (tüccar, senet) ve ticaret, ve lezzetten çiçek bakımına kadar yüksek kurumlar ve zevkler sadece batılıların icadı değil, ispata çalışıyor.

Kolay değil, Avrupa’nın en büyük tarihçilerinden Braduel’i ve onun ‘kapitalizmin’ oluşmasına dair yazdıklarını eleştiriyor, Weber’in batı kapitalizmini tetiklediği düşünülen Proteston Ahlakı’na üstelik alaycı ve çok sert eleştiriler getiriyor, ve sıkı durun, Mark’ın tarihi dönemlendirirken Asya’yı istisna tutmasına ciddi itirazlar getiriyor.

Şunu demeye getiriyor, Çin dünya dışı medeniyet dışı bir yer değildi, ahlakı, şehri, kurumları, ince zevkleri ve ticareti, Batı’da olduğu gibi değil ama başka türlü geliştirdi. Evet Hint’te kastlar vardı, evet, Türkler Sipahi (ordu)ydu, ama, şehirleri ahlakı kültürü ticareti başka türlü gelişti.

Ve tabii hepsinin birbirleriyle irtibatları geçişleri.

Şunları söylemeye çalışıyor, Batılı olmayanlara ‘barbar ve ilkel’ ve ‘uygarlık dışı’ bir söylem Batı’nın kendini üstün görme hastalığıdır.

Bir zaman Kartacalar’a barbar dediler, bir zaman Fenikeliler’e (Lübnan), bir zaman Persler’e ‘barbar’ dediler, Kartacalar, Fenikeliler ve Persler tarih dışında kalınca bu sefer Türkler’e ‘barbar’ demeye başladılar.

Ve Türkler’in Çin ve Hint ve Arap ve Batı’nın dışında daimi ordu besleyen ve ordularıyla binlerce yıl yaşayan çok istisnai bir siyasi karakterleri vardı.

İnebahtı’da yenilmesine rağmen çok kısa sürede yepyeni yüzlerce kadırga inşa edecek tersaneleri vardı, Avrupa, Bursa dokumacılığı ve tiftik loncalarının çok gerisindeydi…

Kendini ezik ve aşağılık hissedenler için çok çok uzun öğretici bir akademik eleştiri.

Özetle Batı dışı topraklarda doğmuş olmak utanılacak bir şey değildir.

Mesela Batı dışı topraklarda doğmuş olmakla ‘uygarlık’ dışında kalmış olmazsınız.

Batı dışı topraklar silme baştan sona ‘barbar’ ve ‘despotik’ değildir.

Batılıların kucağına koynuna oturunca insan olunmuyor!

Batı dışı topraklarda da meclis, ahlak, yüksek kültürler ve bunların sürekliliğini sağlayacak kurumlar hep oldu.

Hatta eşcinsellik arızi bir durum değil sarayından şairine kadar ‘kültür’ olarak en alasını inşa etti.

Özetle, asıl insanlıktan çıkanlar, Batı’nın moda akımlarına kapılıp sınıfını kültürünü milliyetini toprağını inkar edenlerdir.

Bu moda cereyanların kuyruğuna tutunmak ülkemizde çok uzun süredir bir kimlik krizi haline geldi artık boşlukta ne yapacaklarını ne söyleyeceklerini şaşırdılar.

Oysa, bir muhalife ve bir yazara ve bir aydına yakışan, tarihin doğuda ve batıda değiştiremediği en sert yapıların karşısında olabilmektir.

Zenginlik ve fakirlik gibi, ezen ve ezilen gibi, sömürü gibi, emperyalizm gibi, emek gibi, işsizlik gibi, herkesin hukuk karşısında eşit olabilmesi için.

Yanisi, yatakta eşit olmak sadece bir kandırmaca…

Gerisi hep angarya!

Yüzüstü çok süründün…

Ayağa kalk Şafakya!