ABD seçimleriyle İngiltere'deki referandumun sonucu böyle manipüle edilmiş!

Netflix’in yeni belgeseli “The Great Hack” son ABD seçimleriyle İngiltere’deki Brexit referandumunun sosyal medya üzerinden nasıl manipüle edilerek sonuçlandırıldığını anlatan ve izleyeni dehşet verici gerçeklerle yüzleştiren bir film.

Eklenme: 13 Ağustos 2019 09:07 - Güncelleme: 13 Ağustos 2019 09:18

Arap Baharı sırasında Mısır’da yaşanan gelişmeleri anlattığı “Meydan” filmiyle tanıdığımız Jehane Noujaim ile aynı filmin yapımcılarından Karim Amer’in yönetmenliğini ve yapımcılığını birlikte üstlendikleri “The Great Hack” 2016 ABD seçimlerinde yaşanan manipülasyonlara ışık tutan ve günümüzün sosyal medya gerçeğine dair çok önemli saptamalarda bulunan bir belgesel. Netflix’te izleyiciyle buluşan ve kanımca Oscar ödüllü “Citizenfour” ve “We Steal Secrets: The Story of Julian Assange” gibi ses getirmiş belgeseller arasına adını yazdıracak bir iş olan “The Great Hack” en anti-paranoyak, komplo teorisi düşmanlarını bile durup düşünmeye itecek denli güçlü bir tez sunuyor sosyal medya hakkında. Cumhuriyet'ten Emrah Kolukısa 'Sosyal medya gerçeği' başlıklı haberiyle filmi detaylı bir şekilde inceledi. 

Müthiş bir tezgâh

Filmden öğrendiğimiz olgusal gerçekler: 1. Cambridge Analytica diye bir veri toplama/analiz etme şirketi var ve bu şirket önemli siyasi kampanyalar için çalışmalar yapıyor. 2. Cambridge Analytica topladığı verilerin çok büyük bir kısmını Facebook’tan alıyor ve zaten Facebook’un en büyük gelir kaynağı da bu verileri pazarlamak. 3. Aynı şirket bu veriler ışığında seçmenler üzserinde bir çalışma yapıyor ve “fikrini değiştirebileceklerini” saptayarak onlara belirli bir fikri aşılayan (Trump’a oy vermek ya da AB’den çıkmak gibi) içerikler yolluyor. Filmin anlattığı “great hack” kabaca bu kadar basit işte. Ne müthiş bir tezgâh değil mi? Noujaim ve Amer filmi kurgularken başlıca üç kişinin tanıklıklarına ve araştırmalarına dayandırmışlar, bunlardan biri ve en tartışmalı olanı Brittany Kaiser. Gençliğinde Barack Obama’nın seçim kampanyası için çalışmış, Birleşmiş Milletler gibi kurumlarda lobicilik yapmış, ama sonradan Cambridge Analytica’ya girip muhafazakâr bir çevrenin içinde kendini bulup, üstelik bu çevreye de uyum sağlamış biri Kaiser. Filmde kendisini bir “whistleblower” (içeriden bilgi sızdıran bir çeşit muhbir) olarak tanıyoruz, ama görüyoruz ki hâlâ Cambridge Analytica için yaptığı çalışmaların insan haklarına aykırılığı konusunda kafası karışık. Toplanan veriler ışığında seçmenleri ikna etmeye çalışmayı çok da yanlış görmüyor ve onları bilgilendirdiğini düşünüyor. Filmin bir yerinde bunun yanlışlığının da ayırdına vardığını anlıyoruz, ama gerçek bir özeleştiriden uzak olduğu da gerçek Kaiser’in. Onun dışında Cambridge Analytica’ya dava açarak kişisel verilerini geri almak isteyen David Carroll, Guardian gazetesi için çalışan araştırmacı gazeteci Carole Cadwalldr (CA’nın Brexit için yaptığı çalışmalar özellikle onun sayesinde açığa çıkıyor biraz da), CA’nın eski COO/CFO’su Julian Wheatland ve aynı şirketin eski analisti olan Christopher Wylie de filmde önemli roller üstlenen diğer isimler.
Tam bu noktada çağımızın önemli muhalif aydınlarından Noam Chomsky’yi hatırlamakta fayda var sanki. Yıllar öncesinden bu yana tekrarladığı bir tezi var Chomsky’nin: “Faşist/totaliter rejimlerde şiddetin işlevi neyse, demokratik rejimlerde medyanın işlevi odur”. Biraz fazla basite indirgeyerek ve kabaca özetledim belki ama ne demek istediğim anladığınızı sanıyorum. (yine de daha fazlası için Chomsky’nin kitaplarını okuyabilir veya en azından “Manufacturing Consent/Rızanın İmalatı” adlı belgeseli izleyebilirler, ki aynı adlı kitabı BGST etiketiyle bulup okuyabilirsiniz) Bu durumda aslında “The Grat Hack”in bize gösterdiği en net şey, medyadan da öte “sosyal medya”nın Chomsky’nin dediği işlevi üstlenmekte olduğu ve bizim de hiçbir şeyin farkında olmadığımızdır. Bugün Facebook’un pazarladığı kişisel verilerimiz yarın iktidara gelmesi için oy verdiğimiz politik partinin seçim kampanyasında kullanılacak muhtemelen ve biz yine de gerçek bir demokraside yaşadığımıza inanacağız, öyle mi? İnsanların bir araya gelmesi, sanal da olsa bir topluluk, birliktelik hissi yaşamak için buluştuğu sosyal medya aslında hepimizi bölen, kutuplaştıran, ayrıştıran bir şeye dönüşmüş durumda ve galiba buna karşı yapılacak en sağlıklı eylem de sosyal medyayı terk etmek. Yapabilir miyiz derseniz, çok şüpheliyim.